Haber Girişi: 23.07.2021 - 17:16, Güncelleme: 23.07.2021 - 17:16

Erdoğan uyudu mu, uyumadı mı?

 

Erdoğan uyudu mu, uyumadı mı?

Memlekette iki gündür bir kaşık suda fırtına kopartılıyor. Gerilime, krize, birilerine had bildirmeye ihtiyaç var tabii. Erdoğan üzerinde tişörtle yayına bağlandı ve partililerine seslendi. Kıbrıs dönüşü yapılan yayında Erdoğan’ın yorgunluğu ve kısa süreli de olsa uyuklaması haber oldu.
  İdris Özyol- Memlekette iki gündür bir kaşık suda fırtına kopartılıyor. Gerilime, krize, birilerine had bildirmeye ihtiyaç var tabii.  Erdoğan üzerinde tişörtle yayına bağlandı ve partililerine seslendi. Kıbrıs dönüşü yapılan yayında Erdoğan’ın yorgunluğu ve kısa süreli de olsa uyuklaması haber oldu. Böyle bir şey dünyanın her yerinde haber olur. Nitekim ABD Başkanı Biden’ın uyuklamaları sık sık gündeme geliyor. Alman Başbakanı Merkel’in uyuklaması da haber oldu geçenlerde. Onlar böyle gündeme gelirken, ‘dünya lideri’ diye lanse edilen Erdoğan’ın haber olmaması eşyanın tabiatına aykırı. Her gazeteci de bunu ele alır, sorgular. Bu zaten gazetecilik mesleğinin temel güdüsü, ana meselesi, varlık gerekçesidir. Fatih Altaylı da bu konuyu ele alıp, “O görüntüyü yayına kim verdi?” diye sormuş. Bunu sormak için gazeteci olmaya bile gerek yok, izleyen herkesin aklına gelecek bir sorudan bahsediyoruz.   İletişim Başkanlığının karın ağrısı  Altaylı bir gün sonraki yazısında da Anadolu Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Özhan’ın açıklamasını paylaştı. Özhan yayının doğrudan Cumhurbaşkanlığı tarafından yapıldığını ve real time yani canlı olarak aktarıldığını söylemiş. Nitekim CİMER de, yayın canlı olduğu için böyle bir olayın meydana geldiğini bildirmiş. Altaylı bunu da yazdı. Uygar bir ülkede, çağdaş bir demokraside, basın özgürlüğünün işlediği bir memlekette mesele bu açıklamalarla kapanır. Devlet kurumlarının işi kamu adına soru soran gazetecileri bilgilendirmek ve oluşan bir yanlış anlama varsa bunu düzeltmektir. ‘Halkın haber alma özgürlüğü’ dediğimiz şey tam da budur. Gazetecinin yaptığı iş de bu yüzden ‘kamu görevi’dir zaten. Fakat mevzu kapanmadık. Demek ki bir karın ağrısı var. Bu karın ağrısı, ya Haber Türk’ün ‘herkese eşit mesafede durmaya çalışıyoruz’ diye anlatmaya çalıştığı, muhalefete de hafif söz hakkı veren çizgisinden, ya da Altaylı’nın “Bu görüntüyü yayına kim verdi?” sorusundan kaynaklanıyor. Bence ikisi birlikte… Çünkü yayın Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından servis edilmiş. Bu anlaşıldı.   Köşe yazısı gazetecinin yorumudur  Uyuklayan bir ‘dünya lideri’ni servis etmek de az buz bir olay değil. Normalde hesabının sorulması lazım… Anlaşılan böyle bir korku var ki, İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve şürekası hem kendilerini suçlayan Altaylı’ya, hem de onun üzerinden üzerinden ‘her siyasete eşit uzaklıkta bir çizgi’ iddiasında bulunan Haber Türk’e ayar vermeye çalışıyor.  İlk kurşunu Fahrettin Altun attı. “Yalan haber yapan Haber Türk’ü kınıyoruz” dedi. Bununla da yetinmeyip, “Halkımızın doğru haber alma hakkını, genel olarak medyamızın itibarını garanti altına almak için çalışacağız” diye aba altından sopa gösterdi. Oysa ortada bir yalan haber yok. Önce bu yanlışa bir açıklık getirelim. Köşe yazısı ‘haber’ değildir. İçinde haber unsurları, iddialar, bilgiler barındırabilir, ama sonuç olarak yazarın kişisel bakışını taşır, yani sübjektiftir. O yüzden ‘yalan haber’ değil, en fazla ‘yanlış yorum’ ya da ‘yalanlara dayalı yorum’ diye suçlanabilir. Ki öyle bir suçlama da bu örnek için geçerli değil. Çünkü Altaylı ilk yazısındaki iddialarını, daha sonra kendisine aktarılan bilgilerle revize etmiş durumda.  Afra tafrayı ‘iletişim’ zannediyorlar  Devreye sonra Altun’un daire başkanlarından Gökhan Yücel girdi ve ‘sözde köşe yazısı’ dedi Altaylı’nın yazısı için… Son yıllarda moda oldu laf. Antalya’da bir deyim vardır: ‘Yaptığı defi hacet daha denize ulaşmadı’. Kerameti kendinden menkul, birkaç yıl medyanın kıyısında köşesinde çalışmış, belki bir gazetenin kapısının önünden geçmiş, içeri girip çay içmiş, bir iki haber yapmış, şu ya da bu medya odağında köşe yazısı karalamış tipler yılların gazetecilerine ‘sözde’ diyor. ‘Sen nesin?’ diye soran yok nasılsa… (Bu arada Fatih Altaylı’yı savunmak da bize düştü ya, geldiğimiz noktanın vahametini gösteren trajik bir durum) Asıl boyundan büyük laf ise Altun’un medya koordinatörü Mücahid Eker’den geldi. “Bizden kurumsal olarak özür dileyin” dedi. Siz kimsiniz? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı… Bu ülkede Anadolu Ajansı’na abone olmazsan (ki değiliz), TRT izlemezsen (ki yıllardır izlemiyorum), sarı basın kartı peşinde koşmazsan (ki hayatımda hiç kartım olmadı) ve resmi ilan istemezsen (ki almıyoruz) yok hükmünde bir kurum. Kim bu Fahrettin Altun, Gökhan Yücel, Mücahid Eker ve diğerleri? Devlet memuru… İşleri ne? Kendi sitelerinde aynen şöyle anlatmışlar: “Basınla ilişkileri geliştirmek, basın mensuplarının çalışmalarını kolaylaştırıcı adımlar atmak ve basının gelişimine katkıda bulunmak”. Yani devlet kurumlarıyla basın arasındaki ilişkiyi sağlamak için maaş alıyorlar. Görevleri gazetecileri el üstünde taşımak… Fakat kendilerine öyle bir güç, kudret, iktidar vehmetmişler ki, gören küçük dağları bunlar yaratmış sanır. Ya hu kardeşim, senin işin bize paramız karşılığında ajans hizmeti vermek, başvurursak ve şartları yerine getirmişsek adresimize kadar basın kartımızı göndermek, bir de resmi ilanları dağıtmak. Tabii Cumhurbaşkanı’nın faaliyetlerini bülten olarak geçmek, takibini sağlamak, yer yer de onun adına resmi açıklama yapmak gibi bir göreviniz de var. Bu afranız, tafranız kime? Kendinizi ne zannediyorsunuz da gazeteciye, medyaya, basın organlarına ayar vermeye kalkıyorsunuz? Gidin işinize…
Memlekette iki gündür bir kaşık suda fırtına kopartılıyor. Gerilime, krize, birilerine had bildirmeye ihtiyaç var tabii. Erdoğan üzerinde tişörtle yayına bağlandı ve partililerine seslendi. Kıbrıs dönüşü yapılan yayında Erdoğan’ın yorgunluğu ve kısa süreli de olsa uyuklaması haber oldu.

 

İdris Özyol- Memlekette iki gündür bir kaşık suda fırtına kopartılıyor. Gerilime, krize, birilerine had bildirmeye ihtiyaç var tabii.  Erdoğan üzerinde tişörtle yayına bağlandı ve partililerine seslendi. Kıbrıs dönüşü yapılan yayında Erdoğan’ın yorgunluğu ve kısa süreli de olsa uyuklaması haber oldu. Böyle bir şey dünyanın her yerinde haber olur. Nitekim ABD Başkanı Biden’ın uyuklamaları sık sık gündeme geliyor. Alman Başbakanı Merkel’in uyuklaması da haber oldu geçenlerde. Onlar böyle gündeme gelirken, ‘dünya lideri’ diye lanse edilen Erdoğan’ın haber olmaması eşyanın tabiatına aykırı. Her gazeteci de bunu ele alır, sorgular. Bu zaten gazetecilik mesleğinin temel güdüsü, ana meselesi, varlık gerekçesidir. Fatih Altaylı da bu konuyu ele alıp, “O görüntüyü yayına kim verdi?” diye sormuş. Bunu sormak için gazeteci olmaya bile gerek yok, izleyen herkesin aklına gelecek bir sorudan bahsediyoruz. 

 İletişim Başkanlığının karın ağrısı

 Altaylı bir gün sonraki yazısında da Anadolu Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Özhan’ın açıklamasını paylaştı. Özhan yayının doğrudan Cumhurbaşkanlığı tarafından yapıldığını ve real time yani canlı olarak aktarıldığını söylemiş. Nitekim CİMER de, yayın canlı olduğu için böyle bir olayın meydana geldiğini bildirmiş. Altaylı bunu da yazdı. Uygar bir ülkede, çağdaş bir demokraside, basın özgürlüğünün işlediği bir memlekette mesele bu açıklamalarla kapanır. Devlet kurumlarının işi kamu adına soru soran gazetecileri bilgilendirmek ve oluşan bir yanlış anlama varsa bunu düzeltmektir. ‘Halkın haber alma özgürlüğü’ dediğimiz şey tam da budur. Gazetecinin yaptığı iş de bu yüzden ‘kamu görevi’dir zaten. Fakat mevzu kapanmadık. Demek ki bir karın ağrısı var. Bu karın ağrısı, ya Haber Türk’ün ‘herkese eşit mesafede durmaya çalışıyoruz’ diye anlatmaya çalıştığı, muhalefete de hafif söz hakkı veren çizgisinden, ya da Altaylı’nın “Bu görüntüyü yayına kim verdi?” sorusundan kaynaklanıyor. Bence ikisi birlikte… Çünkü yayın Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından servis edilmiş. Bu anlaşıldı. 

 Köşe yazısı gazetecinin yorumudur

 Uyuklayan bir ‘dünya lideri’ni servis etmek de az buz bir olay değil. Normalde hesabının sorulması lazım… Anlaşılan böyle bir korku var ki, İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve şürekası hem kendilerini suçlayan Altaylı’ya, hem de onun üzerinden üzerinden ‘her siyasete eşit uzaklıkta bir çizgi’ iddiasında bulunan Haber Türk’e ayar vermeye çalışıyor.  İlk kurşunu Fahrettin Altun attı. “Yalan haber yapan Haber Türk’ü kınıyoruz” dedi. Bununla da yetinmeyip, “Halkımızın doğru haber alma hakkını, genel olarak medyamızın itibarını garanti altına almak için çalışacağız” diye aba altından sopa gösterdi. Oysa ortada bir yalan haber yok. Önce bu yanlışa bir açıklık getirelim. Köşe yazısı ‘haber’ değildir. İçinde haber unsurları, iddialar, bilgiler barındırabilir, ama sonuç olarak yazarın kişisel bakışını taşır, yani sübjektiftir. O yüzden ‘yalan haber’ değil, en fazla ‘yanlış yorum’ ya da ‘yalanlara dayalı yorum’ diye suçlanabilir. Ki öyle bir suçlama da bu örnek için geçerli değil. Çünkü Altaylı ilk yazısındaki iddialarını, daha sonra kendisine aktarılan bilgilerle revize etmiş durumda.

 Afra tafrayı ‘iletişim’ zannediyorlar

 Devreye sonra Altun’un daire başkanlarından Gökhan Yücel girdi ve ‘sözde köşe yazısı’ dedi Altaylı’nın yazısı için… Son yıllarda moda oldu laf. Antalya’da bir deyim vardır: ‘Yaptığı defi hacet daha denize ulaşmadı’. Kerameti kendinden menkul, birkaç yıl medyanın kıyısında köşesinde çalışmış, belki bir gazetenin kapısının önünden geçmiş, içeri girip çay içmiş, bir iki haber yapmış, şu ya da bu medya odağında köşe yazısı karalamış tipler yılların gazetecilerine ‘sözde’ diyor. ‘Sen nesin?’ diye soran yok nasılsa… (Bu arada Fatih Altaylı’yı savunmak da bize düştü ya, geldiğimiz noktanın vahametini gösteren trajik bir durum) Asıl boyundan büyük laf ise Altun’un medya koordinatörü Mücahid Eker’den geldi. “Bizden kurumsal olarak özür dileyin” dedi. Siz kimsiniz? Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı… Bu ülkede Anadolu Ajansı’na abone olmazsan (ki değiliz), TRT izlemezsen (ki yıllardır izlemiyorum), sarı basın kartı peşinde koşmazsan (ki hayatımda hiç kartım olmadı) ve resmi ilan istemezsen (ki almıyoruz) yok hükmünde bir kurum. Kim bu Fahrettin Altun, Gökhan Yücel, Mücahid Eker ve diğerleri? Devlet memuru… İşleri ne? Kendi sitelerinde aynen şöyle anlatmışlar: “Basınla ilişkileri geliştirmek, basın mensuplarının çalışmalarını kolaylaştırıcı adımlar atmak ve basının gelişimine katkıda bulunmak”. Yani devlet kurumlarıyla basın arasındaki ilişkiyi sağlamak için maaş alıyorlar. Görevleri gazetecileri el üstünde taşımak… Fakat kendilerine öyle bir güç, kudret, iktidar vehmetmişler ki, gören küçük dağları bunlar yaratmış sanır. Ya hu kardeşim, senin işin bize paramız karşılığında ajans hizmeti vermek, başvurursak ve şartları yerine getirmişsek adresimize kadar basın kartımızı göndermek, bir de resmi ilanları dağıtmak. Tabii Cumhurbaşkanı’nın faaliyetlerini bülten olarak geçmek, takibini sağlamak, yer yer de onun adına resmi açıklama yapmak gibi bir göreviniz de var. Bu afranız, tafranız kime? Kendinizi ne zannediyorsunuz da gazeteciye, medyaya, basın organlarına ayar vermeye kalkıyorsunuz? Gidin işinize…

detay alt
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.