Sitenin sağında bir giydirme reklam
Engin Akbaba
Köşe Yazarı
Engin Akbaba
 

Güzellikler dilerim

ggg  yarın sen doğacaksın. elini alnına koyup önündeki kitaba dalışın, elini yumruk yapıp çeneni dayayışın, gökten mavi, gökten karanlık denize bakışın doğacak… sonra sardunyalar, begonviller, küpeliler, begonyalar, orkideler, kılıç çiçekleri, menekşeler doğacak… saksı toprağının canını acıtacaksın parmaklarınla. tırnaklarının arasına yaşam dolacak… bakteriler, mikroplar, canlılığın yapı taşları… bir yanın hala tanrıya inanır kalacak. bir yanınsa yaşama… kapına hüzünlü, neşeli, kızgın, kırgın, öfkeli, sevecen, eğlenceli bir şiir bırakamayacağım. şiire inancımı yitireli bir zaman oldu. bugünlerde köy türküleri daha anlamlı geliyor bana. yazdığım, yazamadığım, söylediğim, söyleyemediğim hiçbir şarkıyı yeteri derecede güçlü bulamıyorum artık. şiir kitaplarımın kapağını açmıyorum. şiir dergilerine bakmıyorum. genç şair elbet bir gün peygamber olacağını zanneder ancak aradığı tanrıyı bulamayan adam ya şiirden vazgeçer ya alkolün titrek kollarına sığınır. artık dünyadaki hiçbir söz çatımı şiir olamaz. göklerden gelen ses sustuktan sonra, kendi el ve bilinç yeteneği ile kurduğumuz tümceler samimi durmaz. şiirin işçisi sendikasızdır, aşklarsa patron; sömürüp durur emeği… sarı sendikalı şairler görüyorum… utanmadan şair diyorlar kendilerine ve ne yazık ki biz de onları onların kendilerine yakıştırdığı sıfatlarla anıyoruz. gerçi bugünlerde herkes şair diyor kendine. bu ahlaksızlığa karşı durmayı becerebilmek olası değil. incir ağaçlarını bilirsin. kocaman yapraklı aydın yerlisi incir ağaçları… arap şairleri incir ağacı görmüş olduğu halde aşkı neden sarmaşığa benzettiler, hiç anlamam. aşeka - sarmaşık- sarıldığı canlının güneşini kesip, emerek yok eden asalak. oysa ben bunu incir ağacına daha uygun görüyorum. kendisi göğe ulaşmak adına ulu bir bedene sarılan incir ağacı göğe ulaştığında sarıldığı diğer canlıyı yok etmez mi? oysa sarmaşık yok ettiği canlıyla beraber yok olurken incir ağacı öyle mi? varlığını devam ettirir ve karnında, içinde kocaman bir boşluk bırakır. havalandırma bacası. yarın sen doğacaksın? güllük caddesini bilirsin. insan ve dükkân kalabalığı. cezaevinden, dokumadan, şarampolden alarak gelir insan nefeslerini, denize dayanır. sanırsın ki dökülecek denize, sanırsın ki fakir semtlerin kederli yüzünü akdeniz sevecek. sanırsın ki yılgınlığın karanlığı derin mavi sularda yitecek ama olmaz… tam denize dökülecekken güllük caddesi, kız meslek lisesi keser önünü, kadın yarına doğru eğrilir. şarampol caddesi de öyle. devasa surlarıyla kaleiçi keser yolunu… bu kentte denize bu kadar yaklaştığı halde hiçbir cadde karışamaz sulara, ışıklar caddesinden ayrılıp eski stadın arkasından baş üstü düşen o dar incili sokağını saymazsak. ne kadar rumca kokar incili sokağı, hiç dinledin mi şarkısını? yarın doğacaksın, karartmalar, işkenceler, mamak cezaevi, kayıp çocuklar, cumartesi anneleri daha sen bi yaşına gelmeden doğacak. türkçe gibi öksüz kalacaksın yabanıl bir coğrafyada. sonra martın yirmi biri doğacak. az biraz umut. geceyle gündüzün tanrısı kafa kafaya gelecek. iyilik kazanacak sanacaksın. ama döngü durmayacak… belki de hüzün bize atalarımızın mirası. balkon çiçeklerinin toprağını değiştirmeyi unutma. üstünden çetin bir kış geçti nihayetinde. ve nihayetinde kaç türkü, kaç kadeh, kaç kalp, kaç göz, kaç gönül dağıldı bu kışın. analar yine derin tuttu yüreklerindeki çukuru, evlatlar yine gömüldü analarının göğüslerine, babalar umutsuz gözlerinin ardından sessiz sedasız küfretti sefalete… bıyıkları sararmış, dişleri dökülmüş babalar… beline bol gelen pantolonla kışı geçirmeye çalışan babalar… yarın sen doğacaksın, bunca insanın hiç de umrunda olmayacak bu. ama bazıları dehşetli sevinecek… çiçekler alacak sana, güzel tümcelerle kutlayacaklar. artık hiçbir mektup ulaşmıyor adresine, biliyor musun? birkaç kere denedim. postacılar mektup koymuyor çantalarına… haciz bildirileri, kredi kartı dökümleri, elektirik, telefon, internet faturaları o kadar çoğaltmış ki yüklerini, üzerinde mavi bir yelkenlinin resmi olan hiçbir pullu mektup ulaşamıyor alıcısına. alıcısı almayıcısı olmuş… denedim birkaç kere… ne çok severdim oysa mektup yazmayı… kalemin kağıdın canını acıttığı, sözcüklerin elden döküldüğü, üzerinde sigara kokusu, bir damla yaş olan mektupla e-mail, sms ya da vatsap bildirimi bir olur mu hiç… keşke güvercinleri vurmasaydılar, belki onlardan umut ederdim. sana mektup gönderemedim. hiçbir postacı çantasına almıyor mektubu. -bi kaç kez söylediğim gibi- bi kaç kez denedim. yarın sen doğacaksın. güzellikler dilerim.   (ah!baba)
Ekleme Tarihi: 04 Mart 2020 - Çarşamba

Güzellikler dilerim

 yarın sen doğacaksın.

elini alnına koyup önündeki kitaba dalışın, elini yumruk yapıp çeneni dayayışın, gökten mavi, gökten karanlık denize bakışın doğacak… sonra sardunyalar, begonviller, küpeliler, begonyalar, orkideler, kılıç çiçekleri, menekşeler doğacak…

saksı toprağının canını acıtacaksın parmaklarınla. tırnaklarının arasına yaşam dolacak… bakteriler, mikroplar, canlılığın yapı taşları… bir yanın hala tanrıya inanır kalacak. bir yanınsa yaşama…

kapına hüzünlü, neşeli, kızgın, kırgın, öfkeli, sevecen, eğlenceli bir şiir bırakamayacağım. şiire inancımı yitireli bir zaman oldu. bugünlerde köy türküleri daha anlamlı geliyor bana. yazdığım, yazamadığım, söylediğim, söyleyemediğim hiçbir şarkıyı yeteri derecede güçlü bulamıyorum artık. şiir kitaplarımın kapağını açmıyorum. şiir dergilerine bakmıyorum. genç şair elbet bir gün peygamber olacağını zanneder ancak aradığı tanrıyı bulamayan adam ya şiirden vazgeçer ya alkolün titrek kollarına sığınır. artık dünyadaki hiçbir söz çatımı şiir olamaz. göklerden gelen ses sustuktan sonra, kendi el ve bilinç yeteneği ile kurduğumuz tümceler samimi durmaz. şiirin işçisi sendikasızdır, aşklarsa patron; sömürüp durur emeği…

sarı sendikalı şairler görüyorum… utanmadan şair diyorlar kendilerine ve ne yazık ki biz de onları onların kendilerine yakıştırdığı sıfatlarla anıyoruz. gerçi bugünlerde herkes şair diyor kendine. bu ahlaksızlığa karşı durmayı becerebilmek olası değil.

incir ağaçlarını bilirsin. kocaman yapraklı aydın yerlisi incir ağaçları… arap şairleri incir ağacı görmüş olduğu halde aşkı neden sarmaşığa benzettiler, hiç anlamam. aşeka - sarmaşık- sarıldığı canlının güneşini kesip, emerek yok eden asalak. oysa ben bunu incir ağacına daha uygun görüyorum. kendisi göğe ulaşmak adına ulu bir bedene sarılan incir ağacı göğe ulaştığında sarıldığı diğer canlıyı yok etmez mi? oysa sarmaşık yok ettiği canlıyla beraber yok olurken incir ağacı öyle mi? varlığını devam ettirir ve karnında, içinde kocaman bir boşluk bırakır. havalandırma bacası.

yarın sen doğacaksın?

güllük caddesini bilirsin. insan ve dükkân kalabalığı. cezaevinden, dokumadan, şarampolden alarak gelir insan nefeslerini, denize dayanır. sanırsın ki dökülecek denize, sanırsın ki fakir semtlerin kederli yüzünü akdeniz sevecek. sanırsın ki yılgınlığın karanlığı derin mavi sularda yitecek ama olmaz… tam denize dökülecekken güllük caddesi, kız meslek lisesi keser önünü, kadın yarına doğru eğrilir. şarampol caddesi de öyle. devasa surlarıyla kaleiçi keser yolunu… bu kentte denize bu kadar yaklaştığı halde hiçbir cadde karışamaz sulara, ışıklar caddesinden ayrılıp eski stadın arkasından baş üstü düşen o dar incili sokağını saymazsak. ne kadar rumca kokar incili sokağı, hiç dinledin mi şarkısını?

yarın doğacaksın, karartmalar, işkenceler, mamak cezaevi, kayıp çocuklar, cumartesi anneleri daha sen bi yaşına gelmeden doğacak. türkçe gibi öksüz kalacaksın yabanıl bir coğrafyada. sonra martın yirmi biri doğacak. az biraz umut. geceyle gündüzün tanrısı kafa kafaya gelecek. iyilik kazanacak sanacaksın. ama döngü durmayacak…

belki de hüzün bize atalarımızın mirası.

balkon çiçeklerinin toprağını değiştirmeyi unutma.

üstünden çetin bir kış geçti nihayetinde. ve nihayetinde kaç türkü, kaç kadeh, kaç kalp, kaç göz, kaç gönül dağıldı bu kışın.

analar yine derin tuttu yüreklerindeki çukuru, evlatlar yine gömüldü analarının göğüslerine, babalar umutsuz gözlerinin ardından sessiz sedasız küfretti sefalete… bıyıkları sararmış, dişleri dökülmüş babalar… beline bol gelen pantolonla kışı geçirmeye çalışan babalar…

yarın sen doğacaksın, bunca insanın hiç de umrunda olmayacak bu. ama bazıları dehşetli sevinecek… çiçekler alacak sana, güzel tümcelerle kutlayacaklar.

artık hiçbir mektup ulaşmıyor adresine, biliyor musun? birkaç kere denedim. postacılar mektup koymuyor çantalarına… haciz bildirileri, kredi kartı dökümleri, elektirik, telefon, internet faturaları o kadar çoğaltmış ki yüklerini, üzerinde mavi bir yelkenlinin resmi olan hiçbir pullu mektup ulaşamıyor alıcısına. alıcısı almayıcısı olmuş… denedim birkaç kere… ne çok severdim oysa mektup yazmayı… kalemin kağıdın canını acıttığı, sözcüklerin elden döküldüğü, üzerinde sigara kokusu, bir damla yaş olan mektupla e-mail, sms ya da vatsap bildirimi bir olur mu hiç…

keşke güvercinleri vurmasaydılar, belki onlardan umut ederdim.

sana mektup gönderemedim.

hiçbir postacı çantasına almıyor mektubu. -bi kaç kez söylediğim gibi- bi kaç kez denedim.

yarın sen doğacaksın.

güzellikler dilerim.

 

(ah!baba)

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.