Sitenin sağında bir giydirme reklam
Hadi Cin
Köşe Yazarı
Hadi Cin
 

Kürtler için tek yol üçüncü yol mu?

ggg Son zamanlarda sıklıkla Kürtlerin kendi başına hareket etmesi gerektiği, Türkiye’de  (ve elbette İran, Irak, Suriye’de) ortak vatanda özgür eşit ve barış içinde birlikte yaşamı savunmalarının saçma olduğu, bu nedenle de HDP’nin ve genel de Kürt siyasi özgürlük hareketinin bu yöndeki politikaların yanlış olduğu üzerine çok sayıda yazı, konuşma ve sosyal medya paylaşımı ile karşılaştım. Erdoğan’ın politikaları ile CHP’nin her kritik aşamada Erdoğan’ın çizdiği sınırlarda dolaşması ve politikalarına destek vermesi karşısında Kürtlerin kapıldıkları yalnızlık duygusu elbette bunları söyletir. Hele hele yeniden savaş başlayınca ve tıpkı dokunulmazlıkların kaldırılmasında,  “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” dediği gibi tezkere için de Kılıçdaroğlu bu defa, “İçimiz yanarak tezkereye evet diyeceğiz” demesi karşısında ve gelen haberlerin, kimlik bilinci olan her Kürdün tüm aidiyet duygularını paramparça etmesi karşısında bunları söylemek hiç de şaşırtıcı ve haksız değildir ama doğru olup olmadığı hususunda iş o kadar net değildir. Hiç şüphe yok ki 7 Haziran 2015 tarihi bir milattır. Erdoğan ulusalcı, katı Kemalist, ırkçı, turancı, seçkinci devlet bürokrasisi ve sermaye dahil Kürtlerin devletin yönetimine ortak olmasından ödü kopan her kesimle anlaştı ve çözüm masası devrilerek kanlı ve acılı bir süreç başladı. İşte o milattan bu yana, tüm hamlelerin ilk amaçlarından biri HDP’nin halklar için bir alternatif olmasını engellemek, siyaset yapmasının önüne geçmek, yalnızlaştırmak, şeytanlaştırıp hedef haline getirmek ve böylece siyaset sahnesinden atmaktır. Bugün Rojava’ya yönelik savaş kararı da bunun bir parçasıdır yoksa oradan bir tehdit olması halinde Türkiye her zaman misliyle cevap verebilecektir. Elbette Türkiye için tehlike silah değildir, Rojava’da kazanılacak Kürt statüsünün içerdeki etkileridir. Domino etkisinden korkulmaktadır. Yani sınır güvenliği gerçek anlamda tehlikede olduğu iddiası inandırıcı ve somut değildir, aslolan içe yansımalarından duyulan korkudur. Diğer yandan büyük çoğunluğu selefi ve cihatçı örgüt yandaşı olan mültecilerin güvenli bölgeye yerleştirilip ÖSO’nun kontrolüne bırakılması çok mu güvenli olacak? Asla... Tam tersine, hatta bugün SDG’nin oluşturduğu iddia edilen tehlikeden daha büyük tehlike oluşturacağı kesindir. Çünkü şeriatçılığın Türkiye’ye sıçrayacağı, Suriye’de merkezi hükümeti muhakkak hedef olarak Rusya’nın ölümüne desteklediği Esad ile daha uzun yıllar savaşmak zorunda olacağı, mülteci akınların sonu gelmeyeceği açıktır. Diğer yandan Kürtlerle barış, değil sınırı, tüm bölgeyi güven ve huzura kavuşturacaktır. Kürtler ile barış olmadıkça sınırın değil, hiç bir yerin görece huzura ve güvene kavuşması da pek mümkün değildir. Peki, en haklı zamanında çokça yeterli gerekçeye dayanan “Kürtler, kendi başının çaresine bakmalıdır, Türkiye’den ayrılmayı düşünmelidir” önermesi güncel politika ve tepkisel söylemlerden öte, derinlikli bir tahlile tabi tutulduğunda haklı mıdır, karşılığı ve gerçekliği, zemini, tabanı var mıdır? Yaklaşık 1 yıl önce “Kürtlerin zihinsel mutasyonu” başlıklı bir yazı paylaşmıştım sosyal medyada ve bazı haber sitelerinde. Biz Kürtlerin barış ve çözüm umudu, ulaştığı tepe noktasından uçuruma yuvarlandı. Umut ne kadar büyükse hayal kırıklığı da o kadar ağır olur. Ancak mesele hayal kırıklığı ile kalmadı, tarihin en ağır saldırıları gerçekleşti. Çözüm süreci 180 derece döndü, akla sığmayacak bir savrulma yaşandı. Türkiye’deki politik ve kimlik talebi olan her Kürt şimdi ya cezaevindedir, ya cezaevi önlerindedir, ya Avrupa ülkelerindedir, ya işten atılmıştır, ya belediyesine el konulmuştur veya hakkında soruşturma ve dava vardır.  HDP tabanına yönelik linç, kundaklama ve hatta katliamlar seri ve kesintisiz şekilde devam etti. 95 yıllık sorun çözüldü, çözülecek derken, Kürt halkının hayal kırıklığı bu kadar büyük olunca, kalbi bu kadar kırılınca, bu kadar ağır acılar yaşatılınca politik kıblesinde de kaymalar veya arayışlar başladı. Tam da bu aşamada “Kürtler kendi başının çaresine baksın, Kürtler, Türklerle ortak vatan iddiası ve mücadelesinden vazgeçsin” fikirleri ortaya atılmaya başlandı. Bunun mantıksal formülü son derece basittir, etki-tepki… Karşıtının seni belirlemesi, pozisyonunu karşıtına göre alma halidir! Bu söylem, tüm değerleri ile ret edilmekten, yaşanan acıların yarattığı öfke ve kırgınlıktan, umudunu yitirmekten, sonuç alamamış olmaktan dolayı ateşli taraflar bulabileceği aşikârdır, ama yine de söylemi popülist olmaktan çıkarmaz. Bu söylem, yani “Kürtler kendi başına hareket etmelidir” demek; “HDP’de Türk sol fraksiyon ve partileri veya sosyalist devrimci partiler olmasın, HDP yalnızca Kürtlerin partisi olsun” demek değildir, başka şeydir. Bu söylem o kadar gerçeklikten uzak ki gerçek adını bile anmıyorlar! Bu söylemin adı “Kürtlerin bağımsız devletlerini kurmak üzere hareket etmeleri, siyaset üretmeleri ve örgütleme yapmaya yönelmelerini” ifade eden bir söylemdir. Aslı budur, özü budur, ama açıkça söylenmiyor. Çünkü söyleyenler bile gerçekçi bir yaklaşım ürünü olmadığının farkındadır. En mümkün olan yerde bile referandum ve sonraki gelişmeleri hepimiz gördük, biliyoruz. Hiç şüphe yok ki bu söylem ifade özgürlüğü ve self determinasyon hakkı bakımından saygındır, haktır ancak Kürt halkının önüne seçenek koymak da sorumluluk ister. Belki 100 yıl sonra dünya bambaşka bir hal alır, her şey mümkün hale gelir ve çok şey değişir ama bugünün somut verileri ve gerçekleri karşısında, savaş anında dünyanın kıpırtısız kuru gürültüsü karşısında ve Kürt siyasetinin potansiyeline bakıldığında, bu söylem sadece öfkenin ürünüdür. Bugüne kadar yaşanan acıları geri bırakmak, helalleşip yeni bir sayfa açmak bile olağanüstü zor iken, fiziksel şiddetin kaçınılmaz rol alacağı bir yolu önermek, bölgenin daha fazla kin ve düşmanlığa mahkûm olmasını demektir. En imkânsız gibi gözüken zamanda, şiddetin değil, demokratik siyasetin çözüm olduğunu savunmak, cesurca ve sorumlu bir yaklaşımdır. Çünkü artık hiç bir güç, ulus bilinci gelişmiş, politikleşmiş Kürt halkının haklı mücadelesini yok edemez, geriletir ama daha güçlü refleksle kısa sürede geri gelir. Şam’ı, Tahran’ı, Bağdat’ı bilemem ama her siyaset ve önerinin, Kürtlerin en büyük kenti olan İstanbul’da karşılığı ne olacak, İstanbul Kürdü’nün sorunu nasıl çözülecek diye bakmak gerekir. Türkiye’nin her karışı, Kürt yurdudur ve unutulmamalıdır ki “analar ağlamasın” sloganı ile başlayan süreçte Erdoğan’ı nemli gözlerle alkışlayanlar ile bugünkü söylemlerini alkışlayanlar aynı kişilerdir. Unutmayalım ki bu toplum, tepeden pompalanan algının hemen etkisine giren bir toplumdur. Yarın bu atmosfer dağıldığında, bugün savaş naraları atanlar bile barış güvercini olabilirler. Bırakın herkesin kendisi olarak ve zenginlik kabul edilerek siyaset yapacağı bir partide birlikte yaşamaktan, ayrılsak bile bölgede birlikte yaşamak zorundayız. Ama 100 yıllardır hır gürden, çatışmadan, ölümden, kandan ve düşmanlıktan geçilmeyecek bir tarzda değil; eşit ve özgür bir biçimde, huzur ve barış içinde yaşamak istiyorsak, güncel politikaları ve tepkisel tavırları bir yana koyarak, 100 yıllık perspektifle ve uzun vadeli stratejilerle harmanlayarak Kürt sorununa çözüm önermeye mecburuz. Halklar, düşman değildir, halklar bizim halklarımızdır ve üst yapının resmi ideolojiyle yapılandırıp birbirine kırdırtmasına neden olacak politikalardan uzak durmak gerekir. Bu ağır sürecin, bu alt üst oluşun sorumlusu halklar değildir. Bu derin devletin, tekçi devletin 7 Haziran 2015’teki tablodan ödlerinin kopmasıdır. HDP veya Kürtlerin devlete, hükümete, sisteme ve dolayısıyla ülkenin yönetimine ortak olma ihtimalinin belirmesine karşılık çıldırıp, gözlerinin kararması, her şeyi mubah görmelerinin sonucudur. HDP o kadar doğru bir proje ki dünün tekçi anlayışı da bugünün ümmetçi dikta anlayışı da şeriatçı vahşi zihniyetlerin de hedefi oldu, oluyor. Belki HDP’de işleyiş açısından sol parti ve fraksiyonların gündemi konusunda yanlış bir strateji yürütüldü. HDP sol bileşenlerin HDP’de olmasının ilk ve en önemli nedeni, Kürt halkı ile dayanışmak ve Kürt sorunu çözülmeden, ülkenin emek ve sınıfsal sorunlarına sıra gelmeyeceğine ilişkin ön kabuldür. Bu nedenle HDP içindeki sol bileşenlerin sabah akşam Türk halkına (sosyal demokratından  ulusalcısına, milliyetçisinden ve muhafazakarına) Kürt sorununu anlatmaları gerekirdi..! Böyle olmadı, aksine oy karşılıklarının çok çok üstünde temsilci elde etmelerine rağmen kendi teorik olarak değerli olsa bile fiilen küçük gündemlerine geri döndüler ve elbette bu pek doğru olmadı. Türkün Kürt sorununu anlatması, elbette ki Kürdün Kürt sorununu anlatmasından daha etkili ve doğru bir yaklaşım olurdu. Burada HDP bileşenleri aslında Kürtlerin yanında duruyor, politik referansları gereği de hiç bir beklentileri olmadan kardeş halkın yanında duruyorlar. Hiç şüphe yok ki devrim koşulları yok ama HDP çatısında altında bir araya gelmek, demokratik devrim projesidir ve bunu da tekçi devlet anlayışının temsilcileri fark ettiği için bunca ağır saldırılar gerçekleştirmektedir. En zor zamanda demem o ki; “Demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk üçlü sacayağına dayalı çizgi en doğru ve sonuç üretici siyasi platformdur. Türkiye’nin ve hatta bölgenin sorunlarını başta savaş olmak üzere fiziki şiddet araçları ile değil, yumuşak güçle yani akıl, politika ve kültürel güçle çözebiliriz”mantığına dayanan HDP, Kürtler için tek yol değil ama en doğru yoldur.
Ekleme Tarihi: 22 Ekim 2019 - Salı

Kürtler için tek yol üçüncü yol mu?

Son zamanlarda sıklıkla Kürtlerin kendi başına hareket etmesi gerektiği, Türkiye’de  (ve elbette İran, Irak, Suriye’de) ortak vatanda özgür eşit ve barış içinde birlikte yaşamı savunmalarının saçma olduğu, bu nedenle de HDP’nin ve genel de Kürt siyasi özgürlük hareketinin bu yöndeki politikaların yanlış olduğu üzerine çok sayıda yazı, konuşma ve sosyal medya paylaşımı ile karşılaştım.

Erdoğan’ın politikaları ile CHP’nin her kritik aşamada Erdoğan’ın çizdiği sınırlarda dolaşması ve politikalarına destek vermesi karşısında Kürtlerin kapıldıkları yalnızlık duygusu elbette bunları söyletir.
Hele hele yeniden savaş başlayınca ve tıpkı dokunulmazlıkların kaldırılmasında,  “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” dediği gibi tezkere için de Kılıçdaroğlu bu defa, “İçimiz yanarak tezkereye evet diyeceğiz” demesi karşısında ve gelen haberlerin, kimlik bilinci olan her Kürdün tüm aidiyet duygularını paramparça etmesi karşısında bunları söylemek hiç de şaşırtıcı ve haksız değildir ama doğru olup olmadığı hususunda iş o kadar net değildir.

Hiç şüphe yok ki 7 Haziran 2015 tarihi bir milattır.

Erdoğan ulusalcı, katı Kemalist, ırkçı, turancı, seçkinci devlet bürokrasisi ve sermaye dahil Kürtlerin devletin yönetimine ortak olmasından ödü kopan her kesimle anlaştı ve çözüm masası devrilerek kanlı ve acılı bir süreç başladı.
İşte o milattan bu yana, tüm hamlelerin ilk amaçlarından biri HDP’nin halklar için bir alternatif olmasını engellemek, siyaset yapmasının önüne geçmek, yalnızlaştırmak, şeytanlaştırıp hedef haline getirmek ve böylece siyaset sahnesinden atmaktır.
Bugün Rojava’ya yönelik savaş kararı da bunun bir parçasıdır yoksa oradan bir tehdit olması halinde Türkiye her zaman misliyle cevap verebilecektir.
Elbette Türkiye için tehlike silah değildir, Rojava’da kazanılacak Kürt statüsünün içerdeki etkileridir.
Domino etkisinden korkulmaktadır.

Yani sınır güvenliği gerçek anlamda tehlikede olduğu iddiası inandırıcı ve somut değildir, aslolan içe yansımalarından duyulan korkudur.
Diğer yandan büyük çoğunluğu selefi ve cihatçı örgüt yandaşı olan mültecilerin güvenli bölgeye yerleştirilip ÖSO’nun kontrolüne bırakılması çok mu güvenli olacak?
Asla...
Tam tersine, hatta bugün SDG’nin oluşturduğu iddia edilen tehlikeden daha büyük tehlike oluşturacağı kesindir. Çünkü şeriatçılığın Türkiye’ye sıçrayacağı, Suriye’de merkezi hükümeti muhakkak hedef olarak Rusya’nın ölümüne desteklediği Esad ile daha uzun yıllar savaşmak zorunda olacağı, mülteci akınların sonu gelmeyeceği açıktır.
Diğer yandan Kürtlerle barış, değil sınırı, tüm bölgeyi güven ve huzura kavuşturacaktır. Kürtler ile barış olmadıkça sınırın değil, hiç bir yerin görece huzura ve güvene kavuşması da pek mümkün değildir.
Peki, en haklı zamanında çokça yeterli gerekçeye dayanan “Kürtler, kendi başının çaresine bakmalıdır, Türkiye’den ayrılmayı düşünmelidir” önermesi güncel politika ve tepkisel söylemlerden öte, derinlikli bir tahlile tabi tutulduğunda haklı mıdır, karşılığı ve gerçekliği, zemini, tabanı var mıdır?

Yaklaşık 1 yıl önce “Kürtlerin zihinsel mutasyonu” başlıklı bir yazı paylaşmıştım sosyal medyada ve bazı haber sitelerinde.

Biz Kürtlerin barış ve çözüm umudu, ulaştığı tepe noktasından uçuruma yuvarlandı.

Umut ne kadar büyükse hayal kırıklığı da o kadar ağır olur.

Ancak mesele hayal kırıklığı ile kalmadı, tarihin en ağır saldırıları gerçekleşti. Çözüm süreci 180 derece döndü, akla sığmayacak bir savrulma yaşandı. Türkiye’deki politik ve kimlik talebi olan her Kürt şimdi ya cezaevindedir, ya cezaevi önlerindedir, ya Avrupa ülkelerindedir, ya işten atılmıştır, ya belediyesine el konulmuştur veya hakkında soruşturma ve dava vardır.  HDP tabanına yönelik linç, kundaklama ve hatta katliamlar seri ve kesintisiz şekilde devam etti.

95 yıllık sorun çözüldü, çözülecek derken, Kürt halkının hayal kırıklığı bu kadar büyük olunca, kalbi bu kadar kırılınca, bu kadar ağır acılar yaşatılınca politik kıblesinde de kaymalar veya arayışlar başladı.

Tam da bu aşamada “Kürtler kendi başının çaresine baksın, Kürtler, Türklerle ortak vatan iddiası ve mücadelesinden vazgeçsin” fikirleri ortaya atılmaya başlandı.

Bunun mantıksal formülü son derece basittir, etki-tepki… Karşıtının seni belirlemesi, pozisyonunu karşıtına göre alma halidir!

Bu söylem, tüm değerleri ile ret edilmekten, yaşanan acıların yarattığı öfke ve kırgınlıktan, umudunu yitirmekten, sonuç alamamış olmaktan dolayı ateşli taraflar bulabileceği aşikârdır, ama yine de söylemi popülist olmaktan çıkarmaz.

Bu söylem, yani “Kürtler kendi başına hareket etmelidir” demek; “HDP’de Türk sol fraksiyon ve partileri veya sosyalist devrimci partiler olmasın, HDP yalnızca Kürtlerin partisi olsun” demek değildir, başka şeydir.

Bu söylem o kadar gerçeklikten uzak ki gerçek adını bile anmıyorlar! Bu söylemin adı “Kürtlerin bağımsız devletlerini kurmak üzere hareket etmeleri, siyaset üretmeleri ve örgütleme yapmaya yönelmelerini” ifade eden bir söylemdir. Aslı budur, özü budur, ama açıkça söylenmiyor.

Çünkü söyleyenler bile gerçekçi bir yaklaşım ürünü olmadığının farkındadır. En mümkün olan yerde bile referandum ve sonraki gelişmeleri hepimiz gördük, biliyoruz.

Hiç şüphe yok ki bu söylem ifade özgürlüğü ve self determinasyon hakkı bakımından saygındır, haktır ancak Kürt halkının önüne seçenek koymak da sorumluluk ister.

Belki 100 yıl sonra dünya bambaşka bir hal alır, her şey mümkün hale gelir ve çok şey değişir ama bugünün somut verileri ve gerçekleri karşısında, savaş anında dünyanın kıpırtısız kuru gürültüsü karşısında ve Kürt siyasetinin potansiyeline bakıldığında, bu söylem sadece öfkenin ürünüdür.

Bugüne kadar yaşanan acıları geri bırakmak, helalleşip yeni bir sayfa açmak bile olağanüstü zor iken, fiziksel şiddetin kaçınılmaz rol alacağı bir yolu önermek, bölgenin daha fazla kin ve düşmanlığa mahkûm olmasını demektir.
En imkânsız gibi gözüken zamanda, şiddetin değil, demokratik siyasetin çözüm olduğunu savunmak, cesurca ve sorumlu bir yaklaşımdır. Çünkü artık hiç bir güç, ulus bilinci gelişmiş, politikleşmiş Kürt halkının haklı mücadelesini yok edemez, geriletir ama daha güçlü refleksle kısa sürede geri gelir.
Şam’ı, Tahran’ı, Bağdat’ı bilemem ama her siyaset ve önerinin, Kürtlerin en büyük kenti olan İstanbul’da karşılığı ne olacak, İstanbul Kürdü’nün sorunu nasıl çözülecek diye bakmak gerekir.
Türkiye’nin her karışı, Kürt yurdudur ve unutulmamalıdır ki “analar ağlamasın” sloganı ile başlayan süreçte Erdoğan’ı nemli gözlerle alkışlayanlar ile bugünkü söylemlerini alkışlayanlar aynı kişilerdir.
Unutmayalım ki bu toplum, tepeden pompalanan algının hemen etkisine giren bir toplumdur.

Yarın bu atmosfer dağıldığında, bugün savaş naraları atanlar bile barış güvercini olabilirler.

Bırakın herkesin kendisi olarak ve zenginlik kabul edilerek siyaset yapacağı bir partide birlikte yaşamaktan, ayrılsak bile bölgede birlikte yaşamak zorundayız.

Ama 100 yıllardır hır gürden, çatışmadan, ölümden, kandan ve düşmanlıktan geçilmeyecek bir tarzda değil; eşit ve özgür bir biçimde, huzur ve barış içinde yaşamak istiyorsak, güncel politikaları ve tepkisel tavırları bir yana koyarak, 100 yıllık perspektifle ve uzun vadeli stratejilerle harmanlayarak Kürt sorununa çözüm önermeye mecburuz.

Halklar, düşman değildir, halklar bizim halklarımızdır ve üst yapının resmi ideolojiyle yapılandırıp birbirine kırdırtmasına neden olacak politikalardan uzak durmak gerekir.

Bu ağır sürecin, bu alt üst oluşun sorumlusu halklar değildir.

Bu derin devletin, tekçi devletin 7 Haziran 2015’teki tablodan ödlerinin kopmasıdır.

HDP veya Kürtlerin devlete, hükümete, sisteme ve dolayısıyla ülkenin yönetimine ortak olma ihtimalinin belirmesine karşılık çıldırıp, gözlerinin kararması, her şeyi mubah görmelerinin sonucudur.
HDP o kadar doğru bir proje ki dünün tekçi anlayışı da bugünün ümmetçi dikta anlayışı da şeriatçı vahşi zihniyetlerin de hedefi oldu, oluyor.
Belki HDP’de işleyiş açısından sol parti ve fraksiyonların gündemi konusunda yanlış bir strateji yürütüldü.
HDP sol bileşenlerin HDP’de olmasının ilk ve en önemli nedeni, Kürt halkı ile dayanışmak ve Kürt sorunu çözülmeden, ülkenin emek ve sınıfsal sorunlarına sıra gelmeyeceğine ilişkin ön kabuldür.

Bu nedenle HDP içindeki sol bileşenlerin sabah akşam Türk halkına (sosyal demokratından  ulusalcısına, milliyetçisinden ve muhafazakarına) Kürt sorununu anlatmaları gerekirdi..!

Böyle olmadı, aksine oy karşılıklarının çok çok üstünde temsilci elde etmelerine rağmen kendi teorik olarak değerli olsa bile fiilen küçük gündemlerine geri döndüler ve elbette bu pek doğru olmadı.

Türkün Kürt sorununu anlatması, elbette ki Kürdün Kürt sorununu anlatmasından daha etkili ve doğru bir yaklaşım olurdu.

Burada HDP bileşenleri aslında Kürtlerin yanında duruyor, politik referansları gereği de hiç bir beklentileri olmadan kardeş halkın yanında duruyorlar.

Hiç şüphe yok ki devrim koşulları yok ama HDP çatısında altında bir araya gelmek, demokratik devrim projesidir ve bunu da tekçi devlet anlayışının temsilcileri fark ettiği için bunca ağır saldırılar gerçekleştirmektedir.

En zor zamanda demem o ki; “Demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk üçlü sacayağına dayalı çizgi en doğru ve sonuç üretici siyasi platformdur. Türkiye’nin ve hatta bölgenin sorunlarını başta savaş olmak üzere fiziki şiddet araçları ile değil, yumuşak güçle yani akıl, politika ve kültürel güçle çözebiliriz”mantığına dayanan HDP, Kürtler için tek yol değil ama en doğru yoldur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.