Sitenin sağında bir giydirme reklam
Hadi Cin
Köşe Yazarı
Hadi Cin
 

Lozan, Misak-ı Milli, Kıbrıs ve Voltran’ı oluşturmak

ggg Hazır Akdeniz’de doğal gaz aramalarının ve Lozan’ın yarattığı gündem varken, 3 ay önce ilk defa gittiğim Kıbrıs’ta edindiğim bilgi ve izlenimleri sizlerle paylaşayım. 3 ay önce iki günlüğüne bir grup arkadaşlarla Kıbrıs’a gittik. İki güne çok şey sığdırmaya imkan tanıyan bir rehberimiz vardı. Orada rehber odası başkanı aynı zamanda, yani profesyonel bir rehberdir. Ben de Ercan Havaalanı’na indiğimde pasaport kontrolü sırasında “Arkadaş, KKTC’yi il yapacaksın, pasaport kontrolü de ne demek, Türkiye’den geliyoruz” diye kızmıştım. Bunda önyargı ve bilgisizliğin etkisi vardı tabii. Sabah havaalanından araca binip gezmeye başladık. Lefkoşa, Gazimağusa, Maraş, Mavi Köşk, Yorgo’nun Yeri ve Girne’yi gezdik. Durup gezdiğimiz yerlerin tarihini dinledik, araçla seyir halindeyken de rehber bize Kıbrıs’ın tarihini anlattı: Bizans, Luziyan, Venedik, Osmanlı, İngiliz hakimiyeti, sonrasında kısa süre Kıbrıs Cumhuriyeti ve nihayet KKTC olmasına kadar tüm tarihi süreci son derece objektif bir şekilde anlattı. Anladım ki profesyonel bir rehber olmadan yapılan gezi, bakmaktan ibaretmiş, rehber olunca sadece bakmıyorsun, aynı zamanda görüyorsun, üstelik sadece bugünü değil bin yılları görüyorsun. Her ne kadar resmi ideolojinin anlattıkları ve kendi okumamız olsa da yerinde görerek gerçek anlamda öğreniyor ve anlıyor insan. Adada kimler gelip geçmemiş ki, resmen yol geçen hanı olmuş. Akdeniz’de sığınak, ileri karakol, kiralık ada... Kim neye ihtiyaç duymuşsa, ne yapmak istemişse Kıbrıs’a öyle bir elbise biçilmiş. Tarih boyunca işgalci akınlarının altında ezilmiş, halkına hiç bir zaman rahat verilmemiştir. Mısır, Hitit, Fenikeliler, Asurlar, Persler, Makedon, Bizans, Arap, Luziyan, Osmanlı egemenliği... Ondan sonrası ise asıl merak edilmesi ve yahut öğrenilmesi gereken dönemdir. Luziyan hanedanlığı egemenliği sırasında yaklaşık 300 yıl ve Osmanlı egemenliğinin başladığı 1571 tarihinden itibaren rahat ettiği söylenebilir. Ondan önce ondan sonra ve bugüne kadar, bugün dahil Kıbrıs halkları rahat yüzü görmemiştir. 1878 yılında Rus harbinde yardım karşılığı Birleşik Krallığa kiralanmış ve 1. Dünya savaşında Osmanlı’nın Almanya’nın yanında savaşa girmesi sebebiyle ilhak edilmiştir. 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 21. Maddesine göre de resmen Birleşik Krallık toprağı olarak tanınmış ve Türkiye konsolosluk bile açmış. Zaten 1920’de ilan edilen Misakı Milli sınırları içinde de sayılmamıştır. Dolayısıyla Osmanlı Meclisi Mebusan tarafından da Kıbrıs’ın elden çıktığı kabul edilmiştir. Bundan sonrası daha çok Rumların, Yunanistan ile birleşme hayali ve mücadelesi ile geçmiş ve nihayet 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti olarak bağımsızlık kazanmıştır. Bağımsızlık İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında 4 maddelik bir garantörlük anlaşması ile sağlanmıştır. Bu antlaşmanda Kıbrıs, ne garantör devletlerden birine katılabilir ne de taksim edilebilir, bunlardan biri gerçekleşirse, her garantör devlet tek başına dahi müdahale edebilir ki 1974’te Türkiye’nin müdahalesi, tam da Rumların EOKA örgütünün enosis için, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması için başlattığı silahlı saldırılar sonucu yapılmış, hukuken meşru, geçerli ve haklı bir müdahaledir. Peki sonrasında yanlış yapıldı mı, yapıldıysa hangi yanlış yapıldı? İşin özünü söylemek gerekirse, üçlü garantörlük anlaşmasına aykırı işler yapıldı, mevcut durum da bunun sonucudur. İmparatorluk dönemleri daha çok hakimiyet ile ulus devlet ise mülkiyet ile tanımlanan sınırlar oluşturmuştur. Orası Türkiye toprağı derseniz, dünyadaki her coğrafyayı ilk sahibine vermek gerektiği gibi bir sonucu varılır ki global ölçekte dünyadaki devletlerin büyük kısmının yer değiştirmesi gerekecektir. Diğer yandan Kıbrıs harekatına neden olan Rum saldırılarının altında yatan da benzer zihniyettir: “Kıbrıs Rum toprağıdır” mantığına dayanan bir saldırganlıktır. Ama Türkiye, garantör devlet olarak oradaki Rum saldırganlığına kayıtsız kalamazdı. Kıbrıs Barış Harekatı’nda Türkiye haklı mıdır? Mutlak olarak haklıdır. Peki, haklılığının çözüme dönüşmesi için rasyonel ve objektif yaklaşıyor mu? Elbette hayır. Devlet adamı ile ateşli taraftar arasındaki bariz fark da tam burada ortaya çıkmaktadır. Ki hiçbir zaman ateşli bir taraftarın bir sorunu kalıcı şekilde çözdüğü görülmemiştir. Kıbrıs harekâtının mimarı Ecevit, tam da garantörlük antlaşmasına uygun olarak Türk tarafının, Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak ilanını sağlamıştır. Yani garantörlük antlaşmasına sadık kalmıştır, üstelik yine garantörlük antlaşmasından doğan haklarını kullanarak! İşte Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak ilan edildiğinde hiçbir uluslararası yaptırıma uğramamış, tam aksine Maraş muazzam bir turizm merkezi haline gelmiştir. Öyle ki rehberimiz; “O zaman Beyrut da şaşalı bir dönemini yaşıyordu ama yaz kış tüm oteller tam kapasite ile doluydu Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin parlayan şehri Maraş’ta” dedi. Oysa Turgut Özal, Rauf Denktaş ve Kenan Evren, Kıbrıs’ı bugünkü hale sokacak ve devlet adamlığı ile bağdaşmayacak adımı atmış ve 15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin meclisinde “kendi kaderini tayin hakkı kapsamında” Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ilan etmişlerdir. İşte Kıbrıs’ın Türk tarafının kaderi bu kararla birlikte değişmiştir. Uluslararası hukuk bakımından Türkiye dahi Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanımamıştır, bildiğim kadarıyla Pakistan ilk anda tanımış, sonra da tanımayı geri almıştır. Azerbaycan ise hiç tanımamıştır. Dünyada Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan bir ülke yoktur. Türkiye’nin de facto olarak tanıdığı söylenebilir. Kıbrıs Türk tarafında uluslararası herhangi bir ticaret, uçuş, eğitim, spor ve benzeri bir etkinlik yapamazsınız. Daha önce İngiliz vatandaşı olanlar, doğrudan İngiltere’ye veya başka yere gidebilmektedir. Türkiye dışında üniversite diplomalarını kabul eden ülke yok. Maraş resmen harabe. O parlak döneminden kalan oteller birer hayalete dönüşmüş durumda. Masa örtüleri ve yemek takımları dahi halen serili olduğu söyleniyor... Çünkü ha bugün ha yarın sorun çözülecek diye beklenerek tam 45 yıl geride kalmış! Kıbrıslı Türkler, haklı olarak Türkiye’nin Kıbrıs’ın birleşmesini istemediğini, Kıbrıs’ın birleşmesi halinde Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde etkisini kaybedeceğinden korktuğunu düşünüyor. Ama bu sorundan da esas soruna bağlayacağım konuyu! Evinde yaşadığı sorunu çözmeden benzer sorun yaşayan birine öneri ve nasihatlerde bulunan her zaman komik duruma düşer, ciddiye alınmaz. Hiçbir sorun görmezden gelinerek çözülmez, çözümsüzlükten kimsenin bir menfaati olmaz. Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde bile yumuşak karnı ve zaafı Kürt sorunudur. Türkiye içerde voltranı oluşturduğunda uluslararası prestiji artacak, eli güçlenecektir. Çocukluğumuzda böyle bir çizgi film vardı. 5 kahramanın her birinin başka becerileri varken, beşi bir yere gelince tüm beceriler misliyle artıyor ve önüne gelen herkesle baş edip, zafer elde ediyordu. İşte beşinin bir araya gelmesi, nerdeyse deyimleşen adı ile Voltran’ı oluşturmak oldu. İşte Türkiye için, hemen her siyasetçinin ağzını açar açmaz “Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Arabıyla” diye devam ettikleri var ya, işte onlar Voltran’ı oluşturacaksa, Voltran’ı oluşturmasını sağlayacaksa saymak güzeldir. Kürt sorununu çözen ve kendi içinde barışan bir Türkiye, resmen Voltran’ı oluşturacak ve uluslararası sorunlarını da daha cesur, güçlü ve yapıcı şekilde çözecektir. Kıbrıslı Türk’ün haklarını talep etmek (eğitim, dil, kültür vesaire), içerde halkların haklarını vermekten geçer. O zaman herkes de bu taleplerini saygıyla karşılar, Türkiye de kendine güvenli ve cesur davranır.  
Ekleme Tarihi: 04 Ağustos 2019 - Pazar

Lozan, Misak-ı Milli, Kıbrıs ve Voltran’ı oluşturmak

Hazır Akdeniz’de doğal gaz aramalarının ve Lozan’ın yarattığı gündem varken, 3 ay önce ilk defa gittiğim Kıbrıs’ta edindiğim bilgi ve izlenimleri sizlerle paylaşayım.

3 ay önce iki günlüğüne bir grup arkadaşlarla Kıbrıs’a gittik. İki güne çok şey sığdırmaya imkan tanıyan bir rehberimiz vardı.

Orada rehber odası başkanı aynı zamanda, yani profesyonel bir rehberdir.

Ben de Ercan Havaalanı’na indiğimde pasaport kontrolü sırasında “Arkadaş, KKTC’yi il yapacaksın, pasaport kontrolü de ne demek, Türkiye’den geliyoruz” diye kızmıştım. Bunda önyargı ve bilgisizliğin etkisi vardı tabii.

Sabah havaalanından araca binip gezmeye başladık. Lefkoşa, Gazimağusa, Maraş, Mavi Köşk, Yorgo’nun Yeri ve Girne’yi gezdik.

Durup gezdiğimiz yerlerin tarihini dinledik, araçla seyir halindeyken de rehber bize Kıbrıs’ın tarihini anlattı: Bizans, Luziyan, Venedik, Osmanlı, İngiliz hakimiyeti, sonrasında kısa süre Kıbrıs Cumhuriyeti ve nihayet KKTC olmasına kadar tüm tarihi süreci son derece objektif bir şekilde anlattı.

Anladım ki profesyonel bir rehber olmadan yapılan gezi, bakmaktan ibaretmiş, rehber olunca sadece bakmıyorsun, aynı zamanda görüyorsun, üstelik sadece bugünü değil bin yılları görüyorsun.

Her ne kadar resmi ideolojinin anlattıkları ve kendi okumamız olsa da yerinde görerek gerçek anlamda öğreniyor ve anlıyor insan.

Adada kimler gelip geçmemiş ki, resmen yol geçen hanı olmuş. Akdeniz’de sığınak, ileri karakol, kiralık ada... Kim neye ihtiyaç duymuşsa, ne yapmak istemişse Kıbrıs’a öyle bir elbise biçilmiş.

Tarih boyunca işgalci akınlarının altında ezilmiş, halkına hiç bir zaman rahat verilmemiştir.

Mısır, Hitit, Fenikeliler, Asurlar, Persler, Makedon, Bizans, Arap, Luziyan, Osmanlı egemenliği...

Ondan sonrası ise asıl merak edilmesi ve yahut öğrenilmesi gereken dönemdir.

Luziyan hanedanlığı egemenliği sırasında yaklaşık 300 yıl ve Osmanlı egemenliğinin başladığı 1571 tarihinden itibaren rahat ettiği söylenebilir. Ondan önce ondan sonra ve bugüne kadar, bugün dahil Kıbrıs halkları rahat yüzü görmemiştir.

1878 yılında Rus harbinde yardım karşılığı Birleşik Krallığa kiralanmış ve 1. Dünya savaşında Osmanlı’nın Almanya’nın yanında savaşa girmesi sebebiyle ilhak edilmiştir. 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 21. Maddesine göre de resmen Birleşik Krallık toprağı olarak tanınmış ve Türkiye konsolosluk bile açmış.

Zaten 1920’de ilan edilen Misakı Milli sınırları içinde de sayılmamıştır.

Dolayısıyla Osmanlı Meclisi Mebusan tarafından da Kıbrıs’ın elden çıktığı kabul edilmiştir.

Bundan sonrası daha çok Rumların, Yunanistan ile birleşme hayali ve mücadelesi ile geçmiş ve nihayet 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti olarak bağımsızlık kazanmıştır.

Bağımsızlık İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında 4 maddelik bir garantörlük anlaşması ile sağlanmıştır. Bu antlaşmanda Kıbrıs, ne garantör devletlerden birine katılabilir ne de taksim edilebilir, bunlardan biri gerçekleşirse, her garantör devlet tek başına dahi müdahale edebilir ki 1974’te Türkiye’nin müdahalesi, tam da Rumların EOKA örgütünün enosis için, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması için başlattığı silahlı saldırılar sonucu yapılmış, hukuken meşru, geçerli ve haklı bir müdahaledir.

Peki sonrasında yanlış yapıldı mı, yapıldıysa hangi yanlış yapıldı? İşin özünü söylemek gerekirse, üçlü garantörlük anlaşmasına aykırı işler yapıldı, mevcut durum da bunun sonucudur.

İmparatorluk dönemleri daha çok hakimiyet ile ulus devlet ise mülkiyet ile tanımlanan sınırlar oluşturmuştur. Orası Türkiye toprağı derseniz, dünyadaki her coğrafyayı ilk sahibine vermek gerektiği gibi bir sonucu varılır ki global ölçekte dünyadaki devletlerin büyük kısmının yer değiştirmesi gerekecektir.

Diğer yandan Kıbrıs harekatına neden olan Rum saldırılarının altında yatan da benzer zihniyettir: “Kıbrıs Rum toprağıdır” mantığına dayanan bir saldırganlıktır.

Ama Türkiye, garantör devlet olarak oradaki Rum saldırganlığına kayıtsız kalamazdı.

Kıbrıs Barış Harekatı’nda Türkiye haklı mıdır? Mutlak olarak haklıdır. Peki, haklılığının çözüme dönüşmesi için rasyonel ve objektif yaklaşıyor mu?

Elbette hayır. Devlet adamı ile ateşli taraftar arasındaki bariz fark da tam burada ortaya çıkmaktadır. Ki hiçbir zaman ateşli bir taraftarın bir sorunu kalıcı şekilde çözdüğü görülmemiştir.

Kıbrıs harekâtının mimarı Ecevit, tam da garantörlük antlaşmasına uygun olarak Türk tarafının, Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak ilanını sağlamıştır. Yani garantörlük antlaşmasına sadık kalmıştır, üstelik yine garantörlük antlaşmasından doğan haklarını kullanarak!

İşte Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak ilan edildiğinde hiçbir uluslararası yaptırıma uğramamış, tam aksine Maraş muazzam bir turizm merkezi haline gelmiştir.

Öyle ki rehberimiz; “O zaman Beyrut da şaşalı bir dönemini yaşıyordu ama yaz kış tüm oteller tam kapasite ile doluydu Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin parlayan şehri Maraş’ta” dedi.

Oysa Turgut Özal, Rauf Denktaş ve Kenan Evren, Kıbrıs’ı bugünkü hale sokacak ve devlet adamlığı ile bağdaşmayacak adımı atmış ve 15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin meclisinde “kendi kaderini tayin hakkı kapsamında” Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ilan etmişlerdir.

İşte Kıbrıs’ın Türk tarafının kaderi bu kararla birlikte değişmiştir.

Uluslararası hukuk bakımından Türkiye dahi Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanımamıştır, bildiğim kadarıyla Pakistan ilk anda tanımış, sonra da tanımayı geri almıştır. Azerbaycan ise hiç tanımamıştır. Dünyada Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan bir ülke yoktur. Türkiye’nin de facto olarak tanıdığı söylenebilir.

Kıbrıs Türk tarafında uluslararası herhangi bir ticaret, uçuş, eğitim, spor ve benzeri bir etkinlik yapamazsınız.

Daha önce İngiliz vatandaşı olanlar, doğrudan İngiltere’ye veya başka yere gidebilmektedir.

Türkiye dışında üniversite diplomalarını kabul eden ülke yok.

Maraş resmen harabe. O parlak döneminden kalan oteller birer hayalete dönüşmüş durumda. Masa örtüleri ve yemek takımları dahi halen serili olduğu söyleniyor... Çünkü ha bugün ha yarın sorun çözülecek diye beklenerek tam 45 yıl geride kalmış!

Kıbrıslı Türkler, haklı olarak Türkiye’nin Kıbrıs’ın birleşmesini istemediğini, Kıbrıs’ın birleşmesi halinde Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde etkisini kaybedeceğinden korktuğunu düşünüyor.

Ama bu sorundan da esas soruna bağlayacağım konuyu! Evinde yaşadığı sorunu çözmeden benzer sorun yaşayan birine öneri ve nasihatlerde bulunan her zaman komik duruma düşer, ciddiye alınmaz.

Hiçbir sorun görmezden gelinerek çözülmez, çözümsüzlükten kimsenin bir menfaati olmaz.

Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde bile yumuşak karnı ve zaafı Kürt sorunudur.

Türkiye içerde voltranı oluşturduğunda uluslararası prestiji artacak, eli güçlenecektir.

Çocukluğumuzda böyle bir çizgi film vardı. 5 kahramanın her birinin başka becerileri varken, beşi bir yere gelince tüm beceriler misliyle artıyor ve önüne gelen herkesle baş edip, zafer elde ediyordu.

İşte beşinin bir araya gelmesi, nerdeyse deyimleşen adı ile Voltran’ı oluşturmak oldu. İşte Türkiye için, hemen her siyasetçinin ağzını açar açmaz “Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Arabıyla” diye devam ettikleri var ya, işte onlar Voltran’ı oluşturacaksa, Voltran’ı oluşturmasını sağlayacaksa saymak güzeldir.

Kürt sorununu çözen ve kendi içinde barışan bir Türkiye, resmen Voltran’ı oluşturacak ve uluslararası sorunlarını da daha cesur, güçlü ve yapıcı şekilde çözecektir.

Kıbrıslı Türk’ün haklarını talep etmek (eğitim, dil, kültür vesaire), içerde halkların haklarını vermekten geçer. O zaman herkes de bu taleplerini saygıyla karşılar, Türkiye de kendine güvenli ve cesur davranır.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.