Haber Girişi: 27.07.2021 - 19:55, Güncelleme: 27.07.2021 - 20:03

Hitler bize ‘faşist’ diyor

 

Hitler bize ‘faşist’ diyor

Mussolini’nin Faşist Parti’si, Hitlerin nasyonal sosyalizmi, Franco’nun falanjistleri, arkasına daha bir dizi ülkede bir dizi şoven çeteyi ekleyebileceğimiz kirli siyasete, politik terminolojide ‘faşizm’ diyoruz.
 İdris Özyol- Mussolini’nin Faşist Parti’si, Hitlerin nasyonal sosyalizmi, Franco’nun falanjistleri, arkasına daha bir dizi ülkede bir dizi şoven çeteyi ekleyebileceğimiz kirli siyasete, politik terminolojide ‘faşizm’ diyoruz. Sadece terminolojide, kağıt üzerinde, kitap sayfalarında değil tabii; sokakta da tanıyoruz o faşizmi. 90’lı yılların başında sosyalist dünyanın çöküşüyle birlikte ‘globalizm’ rüzgarları esmeye, Pax Americana ilan edilmeye, ‘Tarihin Sonu’ demagojisi piyasaya sürülmeye başlayınca birbirinin karşıtı kavramlar da birbirleriyle tokuşturulup bulanıklaştırıldı. Ortaya yeni bir dil çıkarıldı. Özellikle ‘Baba Bush’ diye bilinen George Dabulyu Bush döneminin ürünü olan bu dil bildiğimiz sözcüklerin yerine farklı sözcükler koyarak gerçeği karartmayı, saklamayı, yeni bir algı oluşturmayı amaçlıyordu. Asker öldürmüyor mesela bu yeni dilde, ‘ölü ele geçiriyor’. Halk da bir cinayeti değil, ‘ele geçirildiğine göre yargılanması muhtemel bir ölüyü’ hayal etmeye çalışıyor. Kafa bulanıyor, ideolojiler birbirine karışıyor, gerçeklik algısı yok oluyor, ortaya şizofren bir siyaset çıkıyor. Bunun bizdeki en taze örneği ise ‘değerli yalnızlık’. “Dış siyasetimiz iflas etti, herkesle düşman olduk, dostumuz kalmadı” demiyoruz da, iki romantik kavramı yan yana getirip bu iflasa bir ‘değer’ yüklüyoruz. Halk da alkışlıyor. Yani ortaya karışık salata.    Bizim marullarla ortaya karışık salata   Bize düşen bu salataya kıyılmış marullarımızı çekip almak. Bize ait, bizim tarif ettiğimiz ve mücadelesini verdiğimiz kavramların bu akıl oyunlarının malzemesi olarak kullanılmasına itiraz etmemiz, sahip çıkmamız, ayağa kaldırmamız gerekiyor. Buna özellikle iki kavramlar başlamalıyız. Faşizm ve emperyalizm… Çünkü bu iki kavramın gerçek ve doğru tarifi, antifaşist ve antiemperyalist mücadelenin aslını oluşturuyor. İlk paragrafta genel çerçeveyi anlattık, ama asıl tarifin altını çizmedik. Faşizmin tarifi bize aittir. Georg Dimitrof faşizmi, “finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık ve kanlı diktatörlüğü” olarak tanımladı. Ta 1935’te… Bütün dünyada faşizme karşı halk cepheleri kurulması bu tarifin ardından geldi. Yani faşizm literatüre Mussolini’nin, Hitler’in tezleriyle değil, bizim tarifimizle, o maskenin ardındaki gerçek yüzü teşhir etmemizle, döktüğü kanı, estirdiği terörü, yok ettiği kitleleri ilan etmemizle geçti. Şimdi bu faşistlerle aynı düşünsel genlere sahip, aynı kafanın taşıyıcıları, aynı tohumun ürünleri ağızlarını köpürterek, önüne gelen ‘faşist, faşizan’ filan diyorlar. Bu, Hitler’in sosyalistlere, sosyal demokratlara, demokratlara, kendisi gibi olmayan herkese ‘faşist’ demesiyle aynı şeyler. Düşünün işte, Hitler size ‘faşist’ diyor. Ne kadar saçma değil mi? Fakat ‘saçma’ deyip geçmeyin, çünkü faşizm saçmalıktan beslenir. Saçmalık demagojinin ana malzemesidir. Kendinizi bir süre sonra o saçmanın ne kadar ‘saçma’ olduğunu anlatırken bulursunuz ve istenen de zaten budur. ‘Saçma’, böylece üzerinde tartışılır bir şey haline getirilir, değer kazanır, olağanlaşır. Saçma bir tartışmanın içinde uyanır ya da uyumaya devam edersiniz.   Emperyalizmin yerli ve milli değnekçileri   Diğer olgu da emperyalizm… Emperyalizmin temel tarifi de Lenin’e, yani bize aittir. Lenin emperyalizmi kapitalizmin en yüksek (en son?) aşaması olarak tanımladı. Aslında geçmişin monarşik imparatorluktan boşalan alanın kapitalizm tarafından doldurulması. Yani sermayenin imparatorluğu… Emperyalizm kişisel bir olgu değildir, kişiler emperyalizm heveslisi olabilir, fakat sömürünün imparatorluğu sermaye tarafından kullanılır. Sermayenin sahibi yoktur, el değiştirir. Bütün dünyada, her ülkenin yerli işbirlikçileri, taşeronları, kompradorları aracılığıyla iş tutar, siyasetçileri acente olarak kullanır. Burada bir parantez açıp ‘acente’nin ‘ajan’ kökünden geldiğini söyleyip geçelim. Emperyalizmi son yıllarda asıl öğesi olan sermayeden kopartıp, başka bir ülkenin ya da yabancı birinin yürüttüğü her türlü faaliyetin adı haline getirdiler. Böylece kendi taşeronluklarını, küresel finansın değnekçiliğini yapmalarını gizliyorlar. Kendi halklarını soyup lüks içinde, şatafat içinde yaşarlarken, pastanın en büyük kısmı emperyal kasalara gidiyor aslında. Biz sadece gözümüzün önündeki kap kacağı, altın varaklı klozeti görüyoruz. ‘İtibar’ adı altında emperyalistin veznedarına saygı, ya da en azından anlayış göstermemiz isteniyor.   Çocuklara şeker mi, yoksa ‘pudra şekeri’ mi?   Bu zihin salatası içinde kullanılan kendi malzemelerimizi çekip almazsak oyun sürüp gidecek. Uğruna öldüğümüz, süründüğümüz, acılar çektiğimiz, hayatımızı kararttıkları bu kavramlar senin, benim değil, yüz binlerce özgürlük mücadelecisinin onurudur. Kurşuna dizilenin, darağacında asılanın, işkenceden geçirilenin, okulundan, işinden atılanın, linç edilenin, düşmanın üstüne korkusuzca yürüyenin, yumruğunu kaldıranın, en karanlık günlerde pankart açanın, barış, özgürlük, eşitlik, insan hakları, adalet için direnenlerin emeğidir, aklının teridir bunlar. Bu ülkenin de ciddi bir antifaşist ve antiemperyalist geleneği vardır. Yok olmuş filan da değildir, sadece biraz dağılmış, kabuğuna çekilmiştir. Fakat iş başa düştüğünde ayağa kalkmayı iyi bilir. O antifaşist ve antiemperyalist gelenek kıyıda durduğu, arka sıralardan oyunu izlediği için, kendisine ‘öyleymiş gibi’ süsü veren birileri sahneye fırlayıp şov yapıyor. Onlar şov yaparken de birileri cebimizi boşaltıyor. Çıkışta da kırışıyorlar bizim cebimizden çaldıklarını. Kendi çöktükleri fonları, yağmaladıkları halkın servetini gizlemek için ötekinin aldığı fonu gözümüze sokanlara aldanmayın. ‘Pudra şekeri’ mi çekiyor, yoksa çocuklara şeker mi dağıtıyor? İkbal merdivenlerini mi birer, ikişer tırmanıyor, yoksa demokrasiyi, barışı, hukuku mu örgütlüyor? İnce, ama kadim bir çizgidir bu. Etrafımıza kalın duvarlar örüp birbirimizle kavga ettirdikleri için bu ince çizgilere kafa yoramıyoruz. Mahkumların yastık kılıfı için kavga etmesi gibi bir şey yani… Oysa sorulması gereken, ‘biz niye buradayız?’ sorusudur. Gardiyana değil, onu oraya diken efendiye bakalım. Faşizm de, emperyalizm de o efendinin kafasıdır.
Mussolini’nin Faşist Parti’si, Hitlerin nasyonal sosyalizmi, Franco’nun falanjistleri, arkasına daha bir dizi ülkede bir dizi şoven çeteyi ekleyebileceğimiz kirli siyasete, politik terminolojide ‘faşizm’ diyoruz.

 İdris Özyol- Mussolini’nin Faşist Parti’si, Hitlerin nasyonal sosyalizmi, Franco’nun falanjistleri, arkasına daha bir dizi ülkede bir dizi şoven çeteyi ekleyebileceğimiz kirli siyasete, politik terminolojide ‘faşizm’ diyoruz. Sadece terminolojide, kağıt üzerinde, kitap sayfalarında değil tabii; sokakta da tanıyoruz o faşizmi. 90’lı yılların başında sosyalist dünyanın çöküşüyle birlikte ‘globalizm’ rüzgarları esmeye, Pax Americana ilan edilmeye, ‘Tarihin Sonu’ demagojisi piyasaya sürülmeye başlayınca birbirinin karşıtı kavramlar da birbirleriyle tokuşturulup bulanıklaştırıldı. Ortaya yeni bir dil çıkarıldı. Özellikle ‘Baba Bush’ diye bilinen George Dabulyu Bush döneminin ürünü olan bu dil bildiğimiz sözcüklerin yerine farklı sözcükler koyarak gerçeği karartmayı, saklamayı, yeni bir algı oluşturmayı amaçlıyordu. Asker öldürmüyor mesela bu yeni dilde, ‘ölü ele geçiriyor’. Halk da bir cinayeti değil, ‘ele geçirildiğine göre yargılanması muhtemel bir ölüyü’ hayal etmeye çalışıyor. Kafa bulanıyor, ideolojiler birbirine karışıyor, gerçeklik algısı yok oluyor, ortaya şizofren bir siyaset çıkıyor. Bunun bizdeki en taze örneği ise ‘değerli yalnızlık’. “Dış siyasetimiz iflas etti, herkesle düşman olduk, dostumuz kalmadı” demiyoruz da, iki romantik kavramı yan yana getirip bu iflasa bir ‘değer’ yüklüyoruz. Halk da alkışlıyor. Yani ortaya karışık salata. 

 

Bizim marullarla ortaya karışık salata

 

Bize düşen bu salataya kıyılmış marullarımızı çekip almak. Bize ait, bizim tarif ettiğimiz ve mücadelesini verdiğimiz kavramların bu akıl oyunlarının malzemesi olarak kullanılmasına itiraz etmemiz, sahip çıkmamız, ayağa kaldırmamız gerekiyor. Buna özellikle iki kavramlar başlamalıyız. Faşizm ve emperyalizm… Çünkü bu iki kavramın gerçek ve doğru tarifi, antifaşist ve antiemperyalist mücadelenin aslını oluşturuyor. İlk paragrafta genel çerçeveyi anlattık, ama asıl tarifin altını çizmedik. Faşizmin tarifi bize aittir. Georg Dimitrof faşizmi, “finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık ve kanlı diktatörlüğü” olarak tanımladı. Ta 1935’te… Bütün dünyada faşizme karşı halk cepheleri kurulması bu tarifin ardından geldi. Yani faşizm literatüre Mussolini’nin, Hitler’in tezleriyle değil, bizim tarifimizle, o maskenin ardındaki gerçek yüzü teşhir etmemizle, döktüğü kanı, estirdiği terörü, yok ettiği kitleleri ilan etmemizle geçti. Şimdi bu faşistlerle aynı düşünsel genlere sahip, aynı kafanın taşıyıcıları, aynı tohumun ürünleri ağızlarını köpürterek, önüne gelen ‘faşist, faşizan’ filan diyorlar. Bu, Hitler’in sosyalistlere, sosyal demokratlara, demokratlara, kendisi gibi olmayan herkese ‘faşist’ demesiyle aynı şeyler. Düşünün işte, Hitler size ‘faşist’ diyor. Ne kadar saçma değil mi? Fakat ‘saçma’ deyip geçmeyin, çünkü faşizm saçmalıktan beslenir. Saçmalık demagojinin ana malzemesidir. Kendinizi bir süre sonra o saçmanın ne kadar ‘saçma’ olduğunu anlatırken bulursunuz ve istenen de zaten budur. ‘Saçma’, böylece üzerinde tartışılır bir şey haline getirilir, değer kazanır, olağanlaşır. Saçma bir tartışmanın içinde uyanır ya da uyumaya devam edersiniz.

 

Emperyalizmin yerli ve milli değnekçileri

 

Diğer olgu da emperyalizm… Emperyalizmin temel tarifi de Lenin’e, yani bize aittir. Lenin emperyalizmi kapitalizmin en yüksek (en son?) aşaması olarak tanımladı. Aslında geçmişin monarşik imparatorluktan boşalan alanın kapitalizm tarafından doldurulması. Yani sermayenin imparatorluğu… Emperyalizm kişisel bir olgu değildir, kişiler emperyalizm heveslisi olabilir, fakat sömürünün imparatorluğu sermaye tarafından kullanılır. Sermayenin sahibi yoktur, el değiştirir. Bütün dünyada, her ülkenin yerli işbirlikçileri, taşeronları, kompradorları aracılığıyla iş tutar, siyasetçileri acente olarak kullanır. Burada bir parantez açıp ‘acente’nin ‘ajan’ kökünden geldiğini söyleyip geçelim. Emperyalizmi son yıllarda asıl öğesi olan sermayeden kopartıp, başka bir ülkenin ya da yabancı birinin yürüttüğü her türlü faaliyetin adı haline getirdiler. Böylece kendi taşeronluklarını, küresel finansın değnekçiliğini yapmalarını gizliyorlar. Kendi halklarını soyup lüks içinde, şatafat içinde yaşarlarken, pastanın en büyük kısmı emperyal kasalara gidiyor aslında. Biz sadece gözümüzün önündeki kap kacağı, altın varaklı klozeti görüyoruz. ‘İtibar’ adı altında emperyalistin veznedarına saygı, ya da en azından anlayış göstermemiz isteniyor.

 

Çocuklara şeker mi, yoksa ‘pudra şekeri’ mi?

 

Bu zihin salatası içinde kullanılan kendi malzemelerimizi çekip almazsak oyun sürüp gidecek. Uğruna öldüğümüz, süründüğümüz, acılar çektiğimiz, hayatımızı kararttıkları bu kavramlar senin, benim değil, yüz binlerce özgürlük mücadelecisinin onurudur. Kurşuna dizilenin, darağacında asılanın, işkenceden geçirilenin, okulundan, işinden atılanın, linç edilenin, düşmanın üstüne korkusuzca yürüyenin, yumruğunu kaldıranın, en karanlık günlerde pankart açanın, barış, özgürlük, eşitlik, insan hakları, adalet için direnenlerin emeğidir, aklının teridir bunlar. Bu ülkenin de ciddi bir antifaşist ve antiemperyalist geleneği vardır. Yok olmuş filan da değildir, sadece biraz dağılmış, kabuğuna çekilmiştir. Fakat iş başa düştüğünde ayağa kalkmayı iyi bilir. O antifaşist ve antiemperyalist gelenek kıyıda durduğu, arka sıralardan oyunu izlediği için, kendisine ‘öyleymiş gibi’ süsü veren birileri sahneye fırlayıp şov yapıyor. Onlar şov yaparken de birileri cebimizi boşaltıyor. Çıkışta da kırışıyorlar bizim cebimizden çaldıklarını. Kendi çöktükleri fonları, yağmaladıkları halkın servetini gizlemek için ötekinin aldığı fonu gözümüze sokanlara aldanmayın. ‘Pudra şekeri’ mi çekiyor, yoksa çocuklara şeker mi dağıtıyor? İkbal merdivenlerini mi birer, ikişer tırmanıyor, yoksa demokrasiyi, barışı, hukuku mu örgütlüyor? İnce, ama kadim bir çizgidir bu. Etrafımıza kalın duvarlar örüp birbirimizle kavga ettirdikleri için bu ince çizgilere kafa yoramıyoruz. Mahkumların yastık kılıfı için kavga etmesi gibi bir şey yani… Oysa sorulması gereken, ‘biz niye buradayız?’ sorusudur. Gardiyana değil, onu oraya diken efendiye bakalım. Faşizm de, emperyalizm de o efendinin kafasıdır.

detay alt
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.