GÜNDEM Haber Girişi: 12.08.2021 - 13:41, Güncelleme: 12.08.2021 - 13:41

İnsana yurt olmak

 

İnsana yurt olmak

Hangi kitaptı hatırlamıyorum, ama çok hoş bir cümlesi vardı. “Hepimiz cennetten düştük bu dünyaya, o halde birbirimize yardımcı olarak yeniden düştüğümüz yere geri dönmeliyiz.” Öyle ya, dünya denilen bu kuyudan tek başımıza çıkmak öyle kolay olmayacak. Ama el birliği ile bu işi halledebiliriz.
 Fatih Tutkun- Hangi kitaptı hatırlamıyorum, ama çok hoş bir cümlesi vardı. “Hepimiz cennetten düştük bu dünyaya, o halde birbirimize yardımcı olarak yeniden düştüğümüz yere geri dönmeliyiz.” Öyle ya, dünya denilen bu kuyudan tek başımıza çıkmak öyle kolay olmayacak. Ama el birliği ile bu işi halledebiliriz.  * Adem’e secde etmeyen İblis’in gerekçesi yaratılışında üstünlük görmesindendi. Yani insanoğlunun maruz kaldığı ilk ırkçı saldırı şeytandan gelmişti. “Ben ateşten yaratıldım, o ise topraktan. Elbette ateş toprağa göre daha üstündür. Bu yüzden Adem’e secde etmeyeceğim” diyen şeytan faşistliğini aleni olarak ilan etmişti. Buradan bakınca tabiri caizse ırkçılığın akıl hocası şeytandır diyebiliriz.  “Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır” derken Malik El-Şahbaz Amerika’da siyahilere yönelik yapılan uygulamaların canlı şahidi idi ve bu cümlenin manasına derin vukufiyeti vardı. Zira bu cümle kurulması kolay bir cümle değildi. Başını da bu tarz kurduğu cümleler yedi Malik’in, 1965 yılında silahlı saldırı sonucu öldürüldü. O günden bu yana Amerika’da siyahilerden başkan bile çıktı, ama zihniyetin çok değişmediğini en son George Floyd’un öldürülmesi hadisesinde gördük. Hastalık değil miydi bu, illaki tam bir iyileşme olmuyor. Bir bakmışsınız bir gün bir yerlerden yeniden patlak veriyor. Ülkemizde de bazı milliyetçi ya da milliyetçi biraz hafif kaldı, direkt faşist diyeyim mahfillerin uzun zamandır dillendirdikleri mülteci sorununa yönelik faşizan söylemler son bir ayda etkisini fazlasıyla gösterdi. Sanırım herkes Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Suriyelileri memleketlerine göndereceğiz” açıklaması bekliyormuş. Ardından Bolu Belediye Başkanı’nın insanları tahrik etmesi, dün Altındağ’da yaşanan ölümlü kavga olayı ve ardından gelen Ankara’daki Suriyeli mahallesinde şiddetli çatışmalar. Şimdi sormak lazım; Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli değil miydi? Zaten ekonomik krizler, pandemiden kaynaklı sağlık krizi, yangınlar ve sellerden dolayı afet krizleri ile fazlasıyla gergin bir toplumun önüne bu konunun servis edilmesinin zamanı mıydı? Bu noktalara gelinmesinde aydın ve siyasetçilerin büyük sorumsuzlukları olduğunu kabul etmeliyiz. Oy merkezli pragmatik söylemlerin ne tür sorunlar açabileceğini görmüşlerdir umarım. Temennimiz olayların çok daha fazla büyümeden önüne geçilmesi, felaketle sonuçlanması muhtemel bu yangının kontrol altına alınması yönündedir.  Yeri gelmişken söylemeden geçmeyelim. Fitili Altındağ’da yakılan bu ateşin faturası muhalefete kesilecektir, göreceksiniz. Kimse sizin “efendim biz Suriyelileri Suriye’yi yeniden imar ettikten sonra gönderecektik, Suriye rejimi ile anlaşarak gönderecektik” falan gibi cümlelerinizi duymayacaktır. Muhalefetin illet, zillet, vatan haini, terör sevici ilan edildikten sonra şimdi muhacir düşmanı, mazlum ve mağdur düşmanı ilan edilmesi yakındır. * Mülteci sorunu modern dünyanın en önemli sorunlarından birisi. Ulus devletlerin teşekkülünden bu yana bu sorun savaşlar, ekonomik sıkıntılar, iklimsel sorunlar nedeniyle devamlı surette baş gösterdi ve bitmeyecek. Son zamanlarda Twiter’da fenomen bir twit türevi var; “Türkiye bir mühendis kaybetti, Amerika bir garson kazandı” şeklinde. Neden gidiyorlar bu gençler? Elbette ekonomik sebeplerden ötürü. Şimdi bu ülkenin gençleri yurtdışına iltica etmiş olmuyor mu? Ya da bugün çokça gündeme gelen gurbetçiler, vakti saatinde Avrupa’ya iltica etmediler mi? Bu gayet insani bir durum değil mi? Kaldı ki Suriyeli göçmenlerin gelişinde savaş gibi çok daha ciddi bir sebep var. Empati yapmanın ırkçı kafaya sahip olanlar için zor olduğunu biliyorum, ama lütfen bir miktar gayret etsinler, biraz düşünsünler!  Sığınmacılığı sistemsel bir sorun olarak gör(e)meyenler tam olarak ne yapmamızı istiyorlar? Bolu Belediye Başkanı gibi insanların suyunu mu keseceğiz? Evlerini, işyerlerini başlarına mı yıkacağız? Onları darp edecek, hatta öldürecek miyiz? Savaş alanına mı çevireceğiz Suriyeli yoğun mahalleleri? İyi de o insanlar neden kaçıp ülkelerini terk ettiler? Pablo Escobar’ın bir cümlesi idi sanırım; “Amerika’da hapse girmektense, Kolombiya’da toprağın altına girerim.” Ne istiyoruz Allah aşkına? Aynı cümleyi Suriyeli insanlara da kurdurmak, Amerika gibi zalim olmak, zalim olarak anılmak mı?  Sömürü sisteminin sahipleri “insan insanın kurdudur” anlayışını dikte etti insanlığa. Sistemi bu sosyolojinin üzerine kurdular. Çünkü bir araya gelebilen, sorunlarını konuşarak çözebilen insanların varlığı, kurulmak istenen sistemin çalışmasına en büyük engeli oluşturur. Ayrıldıkça, dağıldıkça, parçalandıkça, birbirinden uzaklaştıkça daha kolay lokma oluyor insanlar sömürü sistemine. Düşmanlıkları besledikçe de parçalanma kaçınılmaz olur. Baştaki cümleyi yeniden hatırlayalım; “bu kuyudan birlikte çıkabiliriz, açıkçası başka şansımız da yok.” Cennete/cehenneme inanırsınız, inanmazsınız bilemem, ama inansanız da, inanmasanız da bu dünyada birlikte yaşamayı öğrenmeden ne bu dünyayı, ne de diğerini cennete çeviremeyeceğiz.  Bence mesele sığınmacı meselesi, mesele Suriyeli meselesi değil! Mesele insan olma, insanca yaşama, insanı yaşatma meselesi. Bunu anladığımız zaman sadece mülteci değil, hemen bütün sorunların üstesinden geleceğimizi düşünüyorum.  Ayrıca Hobbes arkadaş halt etmiş; “insan insanın kurdu değil, yurdudur.” İyilik ve güzellikle kalın…
Hangi kitaptı hatırlamıyorum, ama çok hoş bir cümlesi vardı. “Hepimiz cennetten düştük bu dünyaya, o halde birbirimize yardımcı olarak yeniden düştüğümüz yere geri dönmeliyiz.” Öyle ya, dünya denilen bu kuyudan tek başımıza çıkmak öyle kolay olmayacak. Ama el birliği ile bu işi halledebiliriz.

 Fatih Tutkun- Hangi kitaptı hatırlamıyorum, ama çok hoş bir cümlesi vardı. “Hepimiz cennetten düştük bu dünyaya, o halde birbirimize yardımcı olarak yeniden düştüğümüz yere geri dönmeliyiz.” Öyle ya, dünya denilen bu kuyudan tek başımıza çıkmak öyle kolay olmayacak. Ama el birliği ile bu işi halledebiliriz. 

*

Adem’e secde etmeyen İblis’in gerekçesi yaratılışında üstünlük görmesindendi. Yani insanoğlunun maruz kaldığı ilk ırkçı saldırı şeytandan gelmişti. “Ben ateşten yaratıldım, o ise topraktan. Elbette ateş toprağa göre daha üstündür. Bu yüzden Adem’e secde etmeyeceğim” diyen şeytan faşistliğini aleni olarak ilan etmişti. Buradan bakınca tabiri caizse ırkçılığın akıl hocası şeytandır diyebiliriz. 

“Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır” derken Malik El-Şahbaz Amerika’da siyahilere yönelik yapılan uygulamaların canlı şahidi idi ve bu cümlenin manasına derin vukufiyeti vardı. Zira bu cümle kurulması kolay bir cümle değildi. Başını da bu tarz kurduğu cümleler yedi Malik’in, 1965 yılında silahlı saldırı sonucu öldürüldü. O günden bu yana Amerika’da siyahilerden başkan bile çıktı, ama zihniyetin çok değişmediğini en son George Floyd’un öldürülmesi hadisesinde gördük. Hastalık değil miydi bu, illaki tam bir iyileşme olmuyor. Bir bakmışsınız bir gün bir yerlerden yeniden patlak veriyor.

Ülkemizde de bazı milliyetçi ya da milliyetçi biraz hafif kaldı, direkt faşist diyeyim mahfillerin uzun zamandır dillendirdikleri mülteci sorununa yönelik faşizan söylemler son bir ayda etkisini fazlasıyla gösterdi. Sanırım herkes Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Suriyelileri memleketlerine göndereceğiz” açıklaması bekliyormuş. Ardından Bolu Belediye Başkanı’nın insanları tahrik etmesi, dün Altındağ’da yaşanan ölümlü kavga olayı ve ardından gelen Ankara’daki Suriyeli mahallesinde şiddetli çatışmalar. Şimdi sormak lazım; Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli değil miydi? Zaten ekonomik krizler, pandemiden kaynaklı sağlık krizi, yangınlar ve sellerden dolayı afet krizleri ile fazlasıyla gergin bir toplumun önüne bu konunun servis edilmesinin zamanı mıydı? Bu noktalara gelinmesinde aydın ve siyasetçilerin büyük sorumsuzlukları olduğunu kabul etmeliyiz. Oy merkezli pragmatik söylemlerin ne tür sorunlar açabileceğini görmüşlerdir umarım. Temennimiz olayların çok daha fazla büyümeden önüne geçilmesi, felaketle sonuçlanması muhtemel bu yangının kontrol altına alınması yönündedir. 

Yeri gelmişken söylemeden geçmeyelim. Fitili Altındağ’da yakılan bu ateşin faturası muhalefete kesilecektir, göreceksiniz. Kimse sizin “efendim biz Suriyelileri Suriye’yi yeniden imar ettikten sonra gönderecektik, Suriye rejimi ile anlaşarak gönderecektik” falan gibi cümlelerinizi duymayacaktır. Muhalefetin illet, zillet, vatan haini, terör sevici ilan edildikten sonra şimdi muhacir düşmanı, mazlum ve mağdur düşmanı ilan edilmesi yakındır.

*

Mülteci sorunu modern dünyanın en önemli sorunlarından birisi. Ulus devletlerin teşekkülünden bu yana bu sorun savaşlar, ekonomik sıkıntılar, iklimsel sorunlar nedeniyle devamlı surette baş gösterdi ve bitmeyecek. Son zamanlarda Twiter’da fenomen bir twit türevi var; “Türkiye bir mühendis kaybetti, Amerika bir garson kazandı” şeklinde. Neden gidiyorlar bu gençler? Elbette ekonomik sebeplerden ötürü. Şimdi bu ülkenin gençleri yurtdışına iltica etmiş olmuyor mu? Ya da bugün çokça gündeme gelen gurbetçiler, vakti saatinde Avrupa’ya iltica etmediler mi? Bu gayet insani bir durum değil mi? Kaldı ki Suriyeli göçmenlerin gelişinde savaş gibi çok daha ciddi bir sebep var. Empati yapmanın ırkçı kafaya sahip olanlar için zor olduğunu biliyorum, ama lütfen bir miktar gayret etsinler, biraz düşünsünler! 

Sığınmacılığı sistemsel bir sorun olarak gör(e)meyenler tam olarak ne yapmamızı istiyorlar? Bolu Belediye Başkanı gibi insanların suyunu mu keseceğiz? Evlerini, işyerlerini başlarına mı yıkacağız? Onları darp edecek, hatta öldürecek miyiz? Savaş alanına mı çevireceğiz Suriyeli yoğun mahalleleri? İyi de o insanlar neden kaçıp ülkelerini terk ettiler? Pablo Escobar’ın bir cümlesi idi sanırım; “Amerika’da hapse girmektense, Kolombiya’da toprağın altına girerim.” Ne istiyoruz Allah aşkına? Aynı cümleyi Suriyeli insanlara da kurdurmak, Amerika gibi zalim olmak, zalim olarak anılmak mı? 

Sömürü sisteminin sahipleri “insan insanın kurdudur” anlayışını dikte etti insanlığa. Sistemi bu sosyolojinin üzerine kurdular. Çünkü bir araya gelebilen, sorunlarını konuşarak çözebilen insanların varlığı, kurulmak istenen sistemin çalışmasına en büyük engeli oluşturur. Ayrıldıkça, dağıldıkça, parçalandıkça, birbirinden uzaklaştıkça daha kolay lokma oluyor insanlar sömürü sistemine. Düşmanlıkları besledikçe de parçalanma kaçınılmaz olur. Baştaki cümleyi yeniden hatırlayalım; “bu kuyudan birlikte çıkabiliriz, açıkçası başka şansımız da yok.” Cennete/cehenneme inanırsınız, inanmazsınız bilemem, ama inansanız da, inanmasanız da bu dünyada birlikte yaşamayı öğrenmeden ne bu dünyayı, ne de diğerini cennete çeviremeyeceğiz. 

Bence mesele sığınmacı meselesi, mesele Suriyeli meselesi değil! Mesele insan olma, insanca yaşama, insanı yaşatma meselesi. Bunu anladığımız zaman sadece mülteci değil, hemen bütün sorunların üstesinden geleceğimizi düşünüyorum. 

Ayrıca Hobbes arkadaş halt etmiş; “insan insanın kurdu değil, yurdudur.”

İyilik ve güzellikle kalın…

detay alt
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.