KÜLTÜR Haber Girişi: 01.03.2021 - 13:00, Güncelleme: 01.03.2021 - 13:44

Kürk Mantolu Madonna Hala Yaşıyor…

 

Kürk Mantolu Madonna Hala Yaşıyor…

Bazı kitaplar vardır, her okuduğunuzda ruhunuzda yeni dehlizler açarlar, sizi farklı duygularla baş başa bırakırlar ve aklınızda tutunma katsayıları diğer eserlerden her zaman daha fazladır. Benim içinde bu özel duyguları barındıran bir kitaptan bahsetmek istiyorum bu yazımda…
Sabahattin Ali denince akla gelen ilk kitabı elbette ‘Kürk Mantolu Madonna’ olacaktır. Yazarın diğer eserlerini okuyan biri olarak bu uzun hikayenin farklı olmasına sebep olan ince bir nüansı fark ettim; Sabahattin Ali bu eseri ortaya koyarken askerdedir, kolu çatlamıştır, acı içindedir… Sık sık kolunu tedavi ederek bu ölümsüzleşen eseri tamamlama çabasındadır. Bu noktada insan kendine sormadan edemiyor, böyle tutku ile yapılan bir iş, bir eylem çağlar geçse de hep güçlü kalmaz mı? Okurların kalbine dokunmaz mı? Siz de okurken Sabahattin Ali’nin acılarını ruhunuzda hissetmediniz mi? Cevabınız hayırsa kitabın kokusunu tazeleme vakti gelmiş olabilir diye düşünüyorum… Sabahattin Ali kitabın ilk cümlesi ile sizi yakanızdan tutup kitabın içine doğru öyle bir çekiyor ki, etrafınızda olup biten her şeyi unutarak sizde kayboluyorsunuz karakterlerin ruhunda… Şöyle başlıyor Sabahattin Ali söze; ‘Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi.  ’Bu cümleleri okurken aslında sıradan adamların hikayeleri olmaz herhalde diye düşünürken, bir taraftan da zihniniz hep bu alelade adamlar bizi şaşırtmadı mı? sorusu zihninizde canlanıyor ve kitap sizi ele geçiriyor, sizde kendinizi hikayenin bir parçası olarak hissediyorsunuz… Bir Maria Puder’e hak veriyorsunuz, bir Mehmet Raif’e üzülüyorsunuz sonra kitap bitmesin diye içinizden geçirirken bir bakıyorsunuz kendinizle baş başa kalmışsınız...   Kitabı okumayanların heyecanlarını kaybettirmeden(spoiler vermeden:) son zamanlarda Kürk Mantolu Madonna’nın kült haline dönüşmesi ve özellikle Y ve Z kuşağı tarafından bu kadar kabul görmesinin sebepleri ile alakalı birkaç cümle etmek isterim. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda doğan bu kuşaktakiler birlikte yaşamanın, toplumcu bakış açının önemini bilmeleri ve ne yazık ki dönemimizde bu duyguların gitgide kaybolmaya yüz tutunması kitabı size sevdiriyor, özlüyorsunuz geçmişimizi, yaşanmışlıklarımızı…  Bunun yanında insanlara güvenme konusunda diplerde dolaşan bir Maria Puder var karşımızda, duygularını yoğun yaşayan, sözünü esirgemeyen, hızlı duygusal inişler çıkışlar yaşayan, iç dünyasında yalnızlaşan bir karakter… Etrafınıza baktığınızda dünyayı bu şekilde algılan gençler yok mu? Belki de bu yüzden Sabahattin Ali bu çağda daha iyi anlaşılıyor… Ben daha fazla haddimi aşmadan sözü Nazım Hikmet Ran’a bırakmak isterim; “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor.  Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz.  Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.” Ran’ın o dönemde Sabahattin Ali’yi yüreklendirmesi ve onu anlaması başlı başına bir konu olarak karşımıza çıkıyor… Sabahattin Ali’yi anlamak onun o naif, melankoli yüklü ruhunu hissetmek elbette bizlere iyi gelecektir, tam bir kitap aşığıdır o, vefat ederken bile çantasından Balzac’ın ve Puşkin’in kitapları çıkar kitaplarla dostluğu bir başkadır… Eşine şöyle seslenir bir mektubunda; Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.” Muhteşem bir tespit yapar kendiyle alakalı Sabahattin Ali; ’Kitapları sevmeyen insanları da sevemedim hiçbir zaman.’ Bizde bu yüzden çok seviyoruz güçlü kalemi, duygu yüklü kelimesinde kendimizi buluyoruz, bu güzel cümlenin aracığıyla selam olsun bütün kitapseverlere diyoruz. Sabahattin Ali 114 yaşında eserleri ile birlikte bugün hep genç kalacak kalbimizde… Özlem ve Saygıyla… Burak Küçükaydın
Bazı kitaplar vardır, her okuduğunuzda ruhunuzda yeni dehlizler açarlar, sizi farklı duygularla baş başa bırakırlar ve aklınızda tutunma katsayıları diğer eserlerden her zaman daha fazladır. Benim içinde bu özel duyguları barındıran bir kitaptan bahsetmek istiyorum bu yazımda…

Sabahattin Ali denince akla gelen ilk kitabı elbette ‘Kürk Mantolu Madonna’ olacaktır. Yazarın diğer eserlerini okuyan biri olarak bu uzun hikayenin farklı olmasına sebep olan ince bir nüansı fark ettim; Sabahattin Ali bu eseri ortaya koyarken askerdedir, kolu çatlamıştır, acı içindedir… Sık sık kolunu tedavi ederek bu ölümsüzleşen eseri tamamlama çabasındadır. Bu noktada insan kendine sormadan edemiyor, böyle tutku ile yapılan bir iş, bir eylem çağlar geçse de hep güçlü kalmaz mı? Okurların kalbine dokunmaz mı? Siz de okurken Sabahattin Ali’nin acılarını ruhunuzda hissetmediniz mi? Cevabınız hayırsa kitabın kokusunu tazeleme vakti gelmiş olabilir diye düşünüyorum…

Sabahattin Ali kitabın ilk cümlesi ile sizi yakanızdan tutup kitabın içine doğru öyle bir çekiyor ki, etrafınızda olup biten her şeyi unutarak sizde kayboluyorsunuz karakterlerin ruhunda…

Şöyle başlıyor Sabahattin Ali söze; ‘Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi.  ’Bu cümleleri okurken aslında sıradan adamların hikayeleri olmaz herhalde diye düşünürken, bir taraftan da zihniniz hep bu alelade adamlar bizi şaşırtmadı mı? sorusu zihninizde canlanıyor ve kitap sizi ele geçiriyor, sizde kendinizi hikayenin bir parçası olarak hissediyorsunuz… Bir Maria Puder’e hak veriyorsunuz, bir Mehmet Raif’e üzülüyorsunuz sonra kitap bitmesin diye içinizden geçirirken bir bakıyorsunuz kendinizle baş başa kalmışsınız...

 

Kitabı okumayanların heyecanlarını kaybettirmeden(spoiler vermeden:) son zamanlarda Kürk Mantolu Madonna’nın kült haline dönüşmesi ve özellikle Y ve Z kuşağı tarafından bu kadar kabul görmesinin sebepleri ile alakalı birkaç cümle etmek isterim. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda doğan bu kuşaktakiler birlikte yaşamanın, toplumcu bakış açının önemini bilmeleri ve ne yazık ki dönemimizde bu duyguların gitgide kaybolmaya yüz tutunması kitabı size sevdiriyor, özlüyorsunuz geçmişimizi, yaşanmışlıklarımızı…  Bunun yanında insanlara güvenme konusunda diplerde dolaşan bir Maria Puder var karşımızda, duygularını yoğun yaşayan, sözünü esirgemeyen, hızlı duygusal inişler çıkışlar yaşayan, iç dünyasında yalnızlaşan bir karakter… Etrafınıza baktığınızda dünyayı bu şekilde algılan gençler yok mu? Belki de bu yüzden Sabahattin Ali bu çağda daha iyi anlaşılıyor…

Ben daha fazla haddimi aşmadan sözü Nazım Hikmet Ran’a bırakmak isterim; “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor.  Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz.  Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.” Ran’ın o dönemde Sabahattin Ali’yi yüreklendirmesi ve onu anlaması başlı başına bir konu olarak karşımıza çıkıyor…

Sabahattin Ali’yi anlamak onun o naif, melankoli yüklü ruhunu hissetmek elbette bizlere iyi gelecektir, tam bir kitap aşığıdır o, vefat ederken bile çantasından Balzac’ın ve Puşkin’in kitapları çıkar kitaplarla dostluğu bir başkadır… Eşine şöyle seslenir bir mektubunda; Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.”

Muhteşem bir tespit yapar kendiyle alakalı Sabahattin Ali; ’Kitapları sevmeyen insanları da sevemedim hiçbir zaman.’ Bizde bu yüzden çok seviyoruz güçlü kalemi, duygu yüklü kelimesinde kendimizi buluyoruz, bu güzel cümlenin aracığıyla selam olsun bütün kitapseverlere diyoruz.

Sabahattin Ali 114 yaşında eserleri ile birlikte bugün hep genç kalacak kalbimizde…

Özlem ve Saygıyla…

Burak Küçükaydın

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
ÖK
(01.03.2021 17:21 - #72184)
Güzel özetleme olmuş. Tebrik ederim
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.