KÜLTÜR Haber Girişi: 06.09.2021 - 10:14, Güncelleme: 06.09.2021 - 10:19

Tahir ile Zühre meselesi

 

Tahir ile Zühre meselesi

Her şiirin bir hikâyesi olduğuna inan biriyim, her hikâyede bir şiire gebedir her zaman diye düşünürüm en çok sevdiğim şiirlerin nerede, nasıl, kime yazıldığını merak ederim ve araştırırım, kendi notlarımı alırım ve daha iyi anlamaya çalışırım anlatılanı…
  Duymuşsunuzdur Nazım’ın ‘Tahir ile Zühre Meselesi’ şiirini hatta en deli çağlarınızda bağıra bağıra birilerine okumuşsunuzdur. Ben Nazım’ı bu şiirle tanıdım ve başladım hikâyesini anlamaya… Tahir ile Zühre aslında bu coğrafyanın hikâyesi bir Türk destanı, İranlılar ve Araplar tarafından kendi destanları gibi lanse edilse de hikâye bizim topraklarımızda geçer ve içinde Türk insanın duygusallığını, naifliğini, samimiyetini barındırır. Hikâyeye başlayayım ayrıntılarda boğulmadan; Zamanın birinde bu topraklarda çok kudretli bir padişah varmış, yanından hiç ayırmadığı sürekli birlikte hareket ettiği bir veziri varmış. İkisinin arasında ast-üst ilişkisinden ziyade yoldaşlığa, dostluğa dönüşen bir birliktelik zamanla vücut bulmuş. Fakat yedi iklime hakim olmalarına rağmen, her istediklerini hayata geçirmelerine rağmen ikisinin de ortak bir sorunu varmış, bu dert zamanla ikisini daha fazla bir araya getirmeye başlamış, derler ya; Dertleri aynı olanların yolları da bir olur yoldaş olurlar… İkisinin de çocukları yoktur ve olmamaktadır. Nereye gitseler hangi ilacı kullansalar, hangi duayı etseler bir türlü çare bulamazlar… Bir süre sonra bu dertle baş başa kalan padişah ve vezir, saray sığmaz olurlar ve tedbili kıyafetleri ile şehirde dolaşmaya başlıyorlar. Yine böyle bir gezide padişah bir dervişle göz göze geliyor o an bu adamla konuşmam gerekiyor diye düşünüyor, veziri de yanına alarak dervişin yanında soluğu alıyor. Padişah diyor ki neden bana öyle baktın, derviş cevap vermiyor, padişah ısrar ediyor nasıl düşüyoruz gönlüne söyle bize… Derviş konuşmaya başlıyor; Sen padişahsın, sende vezirsin… Siz bu toprakların sahibisiniz ama ikinizde bir hastalığı var çocuğunuz olmuyor… Padişah ve vezir o  an neye uğradıklarını şaşırıyorlar, o şok anını atlattıktan sonra ne olur bize yardım et, bize yol göster diye ellerine sarılıyorlar… Derviş çok sakin bir şekilde cebinden bir elma çıkartıyor ve ortadan ikiye bölüyor, ikisine de elmayı uzatıyor. Konuşmaya başlıyor gece yarısı bu elmayı yiyin ikinizde çocuğu olacak, padişaha dönüyor senin bir kızın olacak, vezire ise senin bir oğlun olacak diyor. Bu iki çocuğu zamanı gelince evlendirin sakın ola ki benim bu sözümden çıkmayın ki mutlu günler görün diye uyarıyor… Saraya döndüklerinde ikisi de dervişin dediği her şeyi yapıyorlar. Hikâye bu ya çok zaman geçmeden padişahın bir kızı oluyor adını Zühre koyuyor, vezirin de bir oğlu oluyor Tahir… Aradan yıllar yıllar geçiyor Tahir ve Zühre birbirlerini sevmeye başlıyorlar tabi babalarının başlarından geçen o ilginç olaydan habersiz doludizgin bir şekilde aşklarını yaşamaya başlıyorlar. Gün geçtikçe yan yana olma arzusu evlenme istediğine dönüşüyor. Tahir gidip babasına anlatıyor yaşadıklarını… Vezir yıllar önce yaşadığı o olayı hatırlıyor ve padişahın yanında alıyor soluğu… Derdini anlatıyor padişaha fakat verilen cevap canını yakıyor vezirin; Evet hatırlıyorum bu olayı ama müsaade etmiyorum bu evliliğe diyor. Tam o anda iki dostun konuşması padişah vezir konuşmasına dönüşüyor. Bütün saygısı ile vezir soruyor padişaha neden efendim? Padişah şöyle diyor; Ben sözümü tutmak istiyorum fakat karım izin vermiyor bu birlikteliğe… Karım buna razı değil, kızım Zühre’yi bir padişahın oğluyla evlendirmek istiyor. Vezir o an dostluklarının eskisi gibi olmadığını, olamayacağını hissediyor ve başını önüne eğerek ayrılıyor padişahın huzurundan. Fakat gönül ferman dinler mi, doludizgin devam ediyor Tahir ile Zühre aşklarına… Padişah kızının ona olan kızgınlığa dayanamıyor bir süre sonra razı gelmek istiyor fakat yine karısının sert tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kalıyor. Bir de üstüne üstelik karısı tarafından büyüye maruz kalan padişah artık Tahir’den nefret ediyor ve Mardin’e sürgüne gönderiyor kızına delice aşık olan bu adamı… Bitiyor mu Tahir ile Zühre’nin aşkı tabi ki bitmiyor, bütün engellemelere rağmen yine birbirlerinden haber alıyorlar. Padişah duyuyor bütün olanları zindana atın bunu diyor bütün kiniyle, bakıyor ki ne Tahir’in gönlünden Zühre’yi çıkartabiliyor, ne de o güzelim kızı Tahir’den vazgeçiyor… Padişah o yenilmişliğin verdiği çaresizlikle idam kararı çıkartıyor Tahir hakkında, ferman Mardin’e geliyor. Şehrin emiri idam kararını Tahir’e bildiriyor ve son bir isteyin var mı diye soruyor.  Tahir son bir dua etmek istiyorum diyor ve açıyor ellerini; Allah’ım beni buraya sürgüne gönderdiler sineye çektim, zindanlara attılar sabır ettim bekledim, şimdi idam sehpasına çıkıyorum ve senden son arzum izzetimi, şerefimi ve aşkımı sana emanet ediyorum Allah’ım onlara sahip çık… Ve benim canımı bunların eline bırakma, benim canımı sen al diyor, ellerini yüzüne sürmeden duası kabul oluyor ve oracıkta son nefesini veriyor… Bir aşığın duası semaya en hızlı ulaşan dualardandır diye söylemişti bir üstad o düştü aklıma gözlerimi kapattım Tahir’i dua da gördüm… Kötü haber tez zamanda yayılıyor, Zühre duyuyor artık Tahir yok, onun cansız bedenini bekliyor günlerce yemeden, içmeden kesiliyor. Tahir’in ruhunu teslim etmiş halini görür görmez sarılıyor ona kalbine doğru bastırıyor. Annesine, babasına isyan ediyor ama nafile, padişahın aklına dervişin sözleri geliyor sözümden çıkarsanız başıma gelmedik kalmaz… Zühre her gün buluşma saatlerinde Tahir’in mezarına gidiyor hiç vazgeçmeden… Her gün gözyaşı dökülür Zühre, bir süre sonra akıl melekelerini kaybediyor genç kadın… Artık o Zühre değil padişahın deli kızı diye bahsediyorlar ondan… Ve o aşkından deliren Zühre bir gün Tahir’in mezarına sarılmış bir halde ruhunu teslim ediyor… Bir aşk hikâyesi daha çağları aşıp bize kadar geliyor. Kavuşamadıkları için aşkları her bahar çiçek açıyor Tahir ile Zühre’nin…  ‘Tahir olmak ayıp değil, Zühre olmak da; hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.’ Böyle diyor ya Nazım, nasıl da anlam buluyor… Bu hikâyeyi okuduktan sonra o muazzam şiiri bir daha okumanızı rica ediyorum. Hikâyelerinizin şiirlere dönüşmesi dileğiyle… Burak Küçükaydın-
Her şiirin bir hikâyesi olduğuna inan biriyim, her hikâyede bir şiire gebedir her zaman diye düşünürüm en çok sevdiğim şiirlerin nerede, nasıl, kime yazıldığını merak ederim ve araştırırım, kendi notlarımı alırım ve daha iyi anlamaya çalışırım anlatılanı…

 

Duymuşsunuzdur Nazım’ın ‘Tahir ile Zühre Meselesi’ şiirini hatta en deli çağlarınızda bağıra bağıra birilerine okumuşsunuzdur. Ben Nazım’ı bu şiirle tanıdım ve başladım hikâyesini anlamaya…

Tahir ile Zühre aslında bu coğrafyanın hikâyesi bir Türk destanı, İranlılar ve Araplar tarafından kendi destanları gibi lanse edilse de hikâye bizim topraklarımızda geçer ve içinde Türk insanın duygusallığını, naifliğini, samimiyetini barındırır. Hikâyeye başlayayım ayrıntılarda boğulmadan;

Zamanın birinde bu topraklarda çok kudretli bir padişah varmış, yanından hiç ayırmadığı sürekli birlikte hareket ettiği bir veziri varmış. İkisinin arasında ast-üst ilişkisinden ziyade yoldaşlığa, dostluğa dönüşen bir birliktelik zamanla vücut bulmuş. Fakat yedi iklime hakim olmalarına rağmen, her istediklerini hayata geçirmelerine rağmen ikisinin de ortak bir sorunu varmış, bu dert zamanla ikisini daha fazla bir araya getirmeye başlamış, derler ya; Dertleri aynı olanların yolları da bir olur yoldaş olurlar… İkisinin de çocukları yoktur ve olmamaktadır. Nereye gitseler hangi ilacı kullansalar, hangi duayı etseler bir türlü çare bulamazlar…

Bir süre sonra bu dertle baş başa kalan padişah ve vezir, saray sığmaz olurlar ve tedbili kıyafetleri ile şehirde dolaşmaya başlıyorlar. Yine böyle bir gezide padişah bir dervişle göz göze geliyor o an bu adamla konuşmam gerekiyor diye düşünüyor, veziri de yanına alarak dervişin yanında soluğu alıyor. Padişah diyor ki neden bana öyle baktın, derviş cevap vermiyor, padişah ısrar ediyor nasıl düşüyoruz gönlüne söyle bize… Derviş konuşmaya başlıyor; Sen padişahsın, sende vezirsin… Siz bu toprakların sahibisiniz ama ikinizde bir hastalığı var çocuğunuz olmuyor… Padişah ve vezir o  an neye uğradıklarını şaşırıyorlar, o şok anını atlattıktan sonra ne olur bize yardım et, bize yol göster diye ellerine sarılıyorlar…

Derviş çok sakin bir şekilde cebinden bir elma çıkartıyor ve ortadan ikiye bölüyor, ikisine de elmayı uzatıyor. Konuşmaya başlıyor gece yarısı bu elmayı yiyin ikinizde çocuğu olacak, padişaha dönüyor senin bir kızın olacak, vezire ise senin bir oğlun olacak diyor. Bu iki çocuğu zamanı gelince evlendirin sakın ola ki benim bu sözümden çıkmayın ki mutlu günler görün diye uyarıyor…

Saraya döndüklerinde ikisi de dervişin dediği her şeyi yapıyorlar. Hikâye bu ya çok zaman geçmeden padişahın bir kızı oluyor adını Zühre koyuyor, vezirin de bir oğlu oluyor Tahir… Aradan yıllar yıllar geçiyor Tahir ve Zühre birbirlerini sevmeye başlıyorlar tabi babalarının başlarından geçen o ilginç olaydan habersiz doludizgin bir şekilde aşklarını yaşamaya başlıyorlar. Gün geçtikçe yan yana olma arzusu evlenme istediğine dönüşüyor. Tahir gidip babasına anlatıyor yaşadıklarını… Vezir yıllar önce yaşadığı o olayı hatırlıyor ve padişahın yanında alıyor soluğu… Derdini anlatıyor padişaha fakat verilen cevap canını yakıyor vezirin; Evet hatırlıyorum bu olayı ama müsaade etmiyorum bu evliliğe diyor. Tam o anda iki dostun konuşması padişah vezir konuşmasına dönüşüyor. Bütün saygısı ile vezir soruyor padişaha neden efendim?

Padişah şöyle diyor; Ben sözümü tutmak istiyorum fakat karım izin vermiyor bu birlikteliğe… Karım buna razı değil, kızım Zühre’yi bir padişahın oğluyla evlendirmek istiyor. Vezir o an dostluklarının eskisi gibi olmadığını, olamayacağını hissediyor ve başını önüne eğerek ayrılıyor padişahın huzurundan. Fakat gönül ferman dinler mi, doludizgin devam ediyor Tahir ile Zühre aşklarına…

Padişah kızının ona olan kızgınlığa dayanamıyor bir süre sonra razı gelmek istiyor fakat yine karısının sert tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kalıyor. Bir de üstüne üstelik karısı tarafından büyüye maruz kalan padişah artık Tahir’den nefret ediyor ve Mardin’e sürgüne gönderiyor kızına delice aşık olan bu adamı…

Bitiyor mu Tahir ile Zühre’nin aşkı tabi ki bitmiyor, bütün engellemelere rağmen yine birbirlerinden haber alıyorlar. Padişah duyuyor bütün olanları zindana atın bunu diyor bütün kiniyle, bakıyor ki ne Tahir’in gönlünden Zühre’yi çıkartabiliyor, ne de o güzelim kızı Tahir’den vazgeçiyor…

Padişah o yenilmişliğin verdiği çaresizlikle idam kararı çıkartıyor Tahir hakkında, ferman Mardin’e geliyor. Şehrin emiri idam kararını Tahir’e bildiriyor ve son bir isteyin var mı diye soruyor.  Tahir son bir dua etmek istiyorum diyor ve açıyor ellerini; Allah’ım beni buraya sürgüne gönderdiler sineye çektim, zindanlara attılar sabır ettim bekledim, şimdi idam sehpasına çıkıyorum ve senden son arzum izzetimi, şerefimi ve aşkımı sana emanet ediyorum Allah’ım onlara sahip çık… Ve benim canımı bunların eline bırakma, benim canımı sen al diyor, ellerini yüzüne sürmeden duası kabul oluyor ve oracıkta son nefesini veriyor… Bir aşığın duası semaya en hızlı ulaşan dualardandır diye söylemişti bir üstad o düştü aklıma gözlerimi kapattım Tahir’i dua da gördüm…

Kötü haber tez zamanda yayılıyor, Zühre duyuyor artık Tahir yok, onun cansız bedenini bekliyor günlerce yemeden, içmeden kesiliyor. Tahir’in ruhunu teslim etmiş halini görür görmez sarılıyor ona kalbine doğru bastırıyor. Annesine, babasına isyan ediyor ama nafile, padişahın aklına dervişin sözleri geliyor sözümden çıkarsanız başıma gelmedik kalmaz… Zühre her gün buluşma saatlerinde Tahir’in mezarına gidiyor hiç vazgeçmeden… Her gün gözyaşı dökülür Zühre, bir süre sonra akıl melekelerini kaybediyor genç kadın… Artık o Zühre değil padişahın deli kızı diye bahsediyorlar ondan… Ve o aşkından deliren Zühre bir gün Tahir’in mezarına sarılmış bir halde ruhunu teslim ediyor… Bir aşk hikâyesi daha çağları aşıp bize kadar geliyor. Kavuşamadıkları için aşkları her bahar çiçek açıyor Tahir ile Zühre’nin…

 ‘Tahir olmak ayıp değil, Zühre olmak da; hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.’

Böyle diyor ya Nazım, nasıl da anlam buluyor… Bu hikâyeyi okuduktan sonra o muazzam şiiri bir daha okumanızı rica ediyorum. Hikâyelerinizin şiirlere dönüşmesi dileğiyle…

Burak Küçükaydın-

detay alt
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.