İdris ÖZYOL
Köşe Yazarı
İdris ÖZYOL
 

Erdal Usta’nın çocukları

 Erdal Usta’nın oğluyum ben. Beş kardeşin en büyüğü. Peş peşe dört erkekten sonra, en küçüğümüz Münire… Ailenin tek kız çocuğu, bize göre ‘prenses’, memleket diliyle ‘tekne kazıntısı’. O doğduğunda kocamandık hepimiz, ben mesela orta sondaydım. 12 Eylül’ün en civcivli günlerinde, sokağa çıkma yasağının ortasında, asker-polis çevirmeleri zar zor aşılarak gidilen hastanede doğdu. Beş kardeşin içinde hastanede doğan tek çocuk o. Biz erkekler, mahallede bu işlerden anlayan ve ‘ebe’ denilen kadınlar marifetiyle geldik yeryüzüne. Münire ise doktor kontrolünde… Biz dört erkek haldır huldur ve bir anda büyüdük, o ise en küçüğümüz olduğu için biraz daha özenli, biraz daha rahat, biraz daha korunaklıydı. Bir gecekonduda ne kadar özen, ne kadar rahat olabiliyorsa, o kadar işte…  Kıt, ama onurlu bir hayat Erdal Usta’nın oğluyum ben. Babam çocuk felçliydi, aksayan ayağını sürüye sürüye büyüttü bizi. Deri terzisiydi, yaman bir ustaydı. Diğer üç erkek kardeşim de onun izinde yürüyüp derici oldular. Onları babam yetiştirdi, zanaat öğretti, usta yaptı. Ne kısaldı, ne uzadı boyumuz. ‘Kıt kanaat’ denilen halin bütün ‘kıtlığını’ biliriz, ama ‘kanaat’ ruhumuza aykırıdır. Ben mesela ‘kanaat’ etmedim, direndim, sistemi, sömürü düzenini yıkmak için ayağa kalktım. ‘Sosyalizm’ denilen baş döndürücü, ateşli, onurlu bir kavganın parçası oldum. Üniversiteye başladığımda Münire daha ilkokula bile gitmiyordu. Evimiz benim için gelen polisler tarafından sık sık basılırken, alfabeyi sökmeye çalışıyordu henüz. O koşullarda büyüdü, okudu, İstanbul İletişim’de eğitim gördü ve gazeteci oldu. Hürriyet’te çalışırken evlendi, mesleği bıraktı. İki küçük kızı var şimdi. Dünya tatlısı iki yeğen, iki akıllı bıdık…  Erdal Usta’nın sıcak ekmeği Erdal Usta’nın oğluyum ben. Babam göçüp giderken, bana emanet etti herkesi. Miras olarak bastonu kaldı sadece, bir de onuruna olan düşkünlüğü, kimseye mihnet etmeme huyu… Merdiven altı atölyelerde, havasız, güneşsiz, ışıksız ortamlarda kazanıp getirdi ekmeğimizi. Sigortasız, sosyal güvencesiz… Ahir ömrüne gelince, eli, ayağı iyice yorulunca kendi babasının, yani dedemin Emniyet Sandığı’na kaydettiler engelli olduğu için. Kanser tedavisinin ağır faturasını o sayede karşılayabildik, son günleri en azından güvence altında geçti. Sonra gitti işte, çok özlüyorum onu. Babasızlık her yaşta kötü, ağır, hüzünlü… Gözümün önünde duruyor hep uzun boyu, kemikli parmakları ve aksayan ayağıyla… Sıcak ekmek getiriyor hala ve bazı akşamlar bir kilo üzüm altı nüfuslu haneye… Onun gibi yürümeye, dik durmaya, omuzlarımı düşürmemeye çabalıyorum. Yoksa sanki her şey üzerime yıkılacak. Ben bu düşmanı tanımıyorum Erdal Usta’nın oğluyum ben. Anne tarafından madenci, baba tarafından demiryolcu, emekçi bir ailenin çocuğu… Hayatta her şeyin emekle olduğunu, aşkın da, sevginin de, insanlığın da, dostluğun da, kardeşliğin de,  düşüncenin de emek istediğini ailemden bilirim. Emek dirençtir ve her koşulda, en kötü havalarda bile hep çekip aldım kendimi, sevdiklerimi karanlığın elinden. Yoğun bakımlardan bile çıkıp geldim. Yenemeyeceğim hiçbir şey yok diye düşünürdüm hep. Fakat tanımadığım, bilmediğim, hazırlıklı olmadığım bir illet şimdi kız kardeşime yapıştı kaldı. Babamı almıştı en son, şimdi Münire’nin damarlarında dolaşıyor. Bütün düşmanlarımı bilirim, ama bunu hiç öğrenemedim. Çekip alamıyorum kız kardeşimi pençesinden. Üstelik agresif, deli dolu, yayılıp gidiyor küçük kardeşimin bedeninde. Ameliyatla aldılar en cüsselisini, önemli bir eşiği atladı, direniyor Münire. İyiye gidiyor, enerjisi yerinde, bize umut yüklüyor. Ama ben çekip alamıyorum işte tümden, tutup elinden kaldıramıyorum, kurtaramıyorum pençesinden. Beni affet baba, çaresizim. Bu bildiğim, tanıdığım bir düşman değil, yumruğum havada kalıyor o yüzden.
Ekleme Tarihi: 03 Mart 2021 - Çarşamba

Erdal Usta’nın çocukları

 Erdal Usta’nın oğluyum ben. Beş kardeşin en büyüğü. Peş peşe dört erkekten sonra, en küçüğümüz Münire… Ailenin tek kız çocuğu, bize göre ‘prenses’, memleket diliyle ‘tekne kazıntısı’. O doğduğunda kocamandık hepimiz, ben mesela orta sondaydım. 12 Eylül’ün en civcivli günlerinde, sokağa çıkma yasağının ortasında, asker-polis çevirmeleri zar zor aşılarak gidilen hastanede doğdu. Beş kardeşin içinde hastanede doğan tek çocuk o. Biz erkekler, mahallede bu işlerden anlayan ve ‘ebe’ denilen kadınlar marifetiyle geldik yeryüzüne. Münire ise doktor kontrolünde… Biz dört erkek haldır huldur ve bir anda büyüdük, o ise en küçüğümüz olduğu için biraz daha özenli, biraz daha rahat, biraz daha korunaklıydı. Bir gecekonduda ne kadar özen, ne kadar rahat olabiliyorsa, o kadar işte… 

Kıt, ama onurlu bir hayat

Erdal Usta’nın oğluyum ben. Babam çocuk felçliydi, aksayan ayağını sürüye sürüye büyüttü bizi. Deri terzisiydi, yaman bir ustaydı. Diğer üç erkek kardeşim de onun izinde yürüyüp derici oldular. Onları babam yetiştirdi, zanaat öğretti, usta yaptı. Ne kısaldı, ne uzadı boyumuz. ‘Kıt kanaat’ denilen halin bütün ‘kıtlığını’ biliriz, ama ‘kanaat’ ruhumuza aykırıdır. Ben mesela ‘kanaat’ etmedim, direndim, sistemi, sömürü düzenini yıkmak için ayağa kalktım. ‘Sosyalizm’ denilen baş döndürücü, ateşli, onurlu bir kavganın parçası oldum. Üniversiteye başladığımda Münire daha ilkokula bile gitmiyordu. Evimiz benim için gelen polisler tarafından sık sık basılırken, alfabeyi sökmeye çalışıyordu henüz. O koşullarda büyüdü, okudu, İstanbul İletişim’de eğitim gördü ve gazeteci oldu. Hürriyet’te çalışırken evlendi, mesleği bıraktı. İki küçük kızı var şimdi. Dünya tatlısı iki yeğen, iki akıllı bıdık… 

Erdal Usta’nın sıcak ekmeği

Erdal Usta’nın oğluyum ben. Babam göçüp giderken, bana emanet etti herkesi. Miras olarak bastonu kaldı sadece, bir de onuruna olan düşkünlüğü, kimseye mihnet etmeme huyu… Merdiven altı atölyelerde, havasız, güneşsiz, ışıksız ortamlarda kazanıp getirdi ekmeğimizi. Sigortasız, sosyal güvencesiz… Ahir ömrüne gelince, eli, ayağı iyice yorulunca kendi babasının, yani dedemin Emniyet Sandığı’na kaydettiler engelli olduğu için. Kanser tedavisinin ağır faturasını o sayede karşılayabildik, son günleri en azından güvence altında geçti. Sonra gitti işte, çok özlüyorum onu. Babasızlık her yaşta kötü, ağır, hüzünlü… Gözümün önünde duruyor hep uzun boyu, kemikli parmakları ve aksayan ayağıyla… Sıcak ekmek getiriyor hala ve bazı akşamlar bir kilo üzüm altı nüfuslu haneye… Onun gibi yürümeye, dik durmaya, omuzlarımı düşürmemeye çabalıyorum. Yoksa sanki her şey üzerime yıkılacak.

Ben bu düşmanı tanımıyorum

Erdal Usta’nın oğluyum ben. Anne tarafından madenci, baba tarafından demiryolcu, emekçi bir ailenin çocuğu… Hayatta her şeyin emekle olduğunu, aşkın da, sevginin de, insanlığın da, dostluğun da, kardeşliğin de,  düşüncenin de emek istediğini ailemden bilirim. Emek dirençtir ve her koşulda, en kötü havalarda bile hep çekip aldım kendimi, sevdiklerimi karanlığın elinden. Yoğun bakımlardan bile çıkıp geldim. Yenemeyeceğim hiçbir şey yok diye düşünürdüm hep. Fakat tanımadığım, bilmediğim, hazırlıklı olmadığım bir illet şimdi kız kardeşime yapıştı kaldı. Babamı almıştı en son, şimdi Münire’nin damarlarında dolaşıyor. Bütün düşmanlarımı bilirim, ama bunu hiç öğrenemedim. Çekip alamıyorum kız kardeşimi pençesinden. Üstelik agresif, deli dolu, yayılıp gidiyor küçük kardeşimin bedeninde. Ameliyatla aldılar en cüsselisini, önemli bir eşiği atladı, direniyor Münire. İyiye gidiyor, enerjisi yerinde, bize umut yüklüyor. Ama ben çekip alamıyorum işte tümden, tutup elinden kaldıramıyorum, kurtaramıyorum pençesinden. Beni affet baba, çaresizim. Bu bildiğim, tanıdığım bir düşman değil, yumruğum havada kalıyor o yüzden.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberimizvar.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.